Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, Namaz Risalesi adlı eserinde namazın edepleri, namazda kalbin huzuru ve namaz sonrasında yapılması gereken tesbihat hakkında önemli açıklamalarda bulunmaktadır.
Namaz, yalnızca beden hareketlerinden ibaret değildir. Müminin Allahü Teâlâ’nın huzurunda bulunduğunun şuuruna vararak ibadet etmesi, namazın ruhunu oluşturan önemli hususlardan biridir.
Hadîs-i şerîfte şöyle bildirildiği nakledilmiştir:
“Her farz namazını kıldıktan sonra Âyet-el-Kürsî’yi okuyanın Cennete girmesine mâni yoktur. Sadece ölüm vardır.”
Bu sebeple farz namazlardan sonra Âyet-el-Kürsî okumaya önem vermek güzel bir ibadettir.
Hadîs-i şerîflerde, farz namazlardan sonra tesbih, tahmid ve tekbir getirilmesinin faziletine dikkat çekilmiştir.
İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazretlerinin açıklamalarına göre, namazdan sonra yapılan bu tesbihatın hikmetlerinden biri, namaz sırasında meydana gelebilecek kusurların telafisine vesile olmasıdır.
Bu bakımdan kul, namazını gerektiği şekilde yerine getiremediğini düşünerek tesbihlerini samimi bir kalple yapmalıdır.
Allahü Teâlâ’nın tevfikiyle ibadet edebilmenin büyük bir nimet olduğunu bilmeli ve bu nimete şükretmelidir.
“Elhamdülillah” diyerek Allahü Teâlâ’ya hamd etmeli; ibadete lâyık olanın yalnızca O olduğunu bilmelidir.
Namaz, edeplerine ve şartlarına uygun şekilde kılındıktan sonra samimi bir kalple tesbihler yapılır, nimetin şükrü yerine getirilir ve Allahü Teâlâ’dan başka ibadete müstahak hiçbir varlık olmadığı ikrar edilirse, o namazın kabulüne vesile olması ümit edilir.
Bu sebeple namazlardan sonra yapılan tesbihatı terk etmemek gerekir.
Namaza durmaya niyet edildiğinde öncelikle dünya düşüncelerini ve mâsivâyı zihinden uzaklaştırmaya çalışmak, Allahü Teâlâ’nın azametini düşünmek gerekir.
Çünkü namaz, Huzûr-ı Rabbilâlemîn’dir.
Yani kul, namazda Allahü Teâlâ’nın huzurunda bulunduğunun şuuruna varmalıdır.
Namaz, Resûlullah Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) mi‘racının bir hatırası; Hz. Mûsâ’nın (aleyhisselâm) Tûr Dağı’ndaki müşahedesini hatırlatan büyük bir kulluk makamıdır.
Bu sebeple mümin, namaz sırasında kalbini mümkün olduğunca Allahü Teâlâ’ya yöneltmeye gayret etmelidir.
İnsan, namazında Allahü Teâlâ’nın azamet ve kudretini düşünmeli, kalbinde O’na karşı haşyet ve korku meydana getirmeye çalışmalıdır.
Her namazda, her gün veya hiç olmazsa haftada bir defa Allahü Teâlâ’nın korkusundan gözyaşı dökmeye gayret edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulduğu nakledilmiştir:
“Ne mutlu o kişiye ki namazı içinde Allah korkusundan ağlar. Hangi namazda gözyaşı dökülmezse, o namazın faydası pek azdır.”
Burada asıl mesele yalnızca gözyaşı dökmek değil, kalbin Allahü Teâlâ’nın huzurunda bulunduğunu hissetmesidir.
İmam-ı Gazâlî hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Hangi namaz gönül hazır olmayarak gafletle kılınırsa, o namaza sevap yerine ceza verilebilir.”
Resûl-i Ekrem’in (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Namazdan ancak gönlün hazır olduğu kadarının sevabı yazılır.”
buyurduğu nakledilmiştir.
Bu ifadeler, namazda kalbin huzurunun ve huşûnun önemine dikkat çekmektedir.
Namazın yalnızca bedenle değil, gönülle de kılınması gerekir.
Namazın cemaatle kılınmasının hikmetlerinden biri de budur.
Cemaatte bulunan insanların kalplerinin huzurlu olduğu anlar bir araya geldiğinde, Allahü Teâlâ’nın kabulüne lâyık bir namaz ortaya çıkması ümit edilir.
Ayrıca cemaatten bir kişinin namazının kabul edilmesinin, diğerlerinin namazlarının kabulüne de vesile olabileceği ümit edilmiştir.
Bu sebeple cemaatle namazın faziletine önem vermek gerekir.
Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyurulmaktadır:
“Veyl olsun o namaz kılanlara!”
Bu âyetin devamında namazlarını önemsemeyenlerden söz edilmektedir.
Buradaki uyarı; namazı vaktinde kılmamak, cemaati kaçırmayı önemsememek, ilk tekbire yetişmeye gayret etmemek, ta‘dîl-i erkâna ve namazın edeplerine riayet etmemek gibi kusurların tehlikesine dikkat çekmektedir.
Ayrıca namazda Allahü Teâlâ’nın huzurunda bulunulduğunun farkında olmamak ve okunan Kur’ân-ı kerîmin mânasını düşünmemek de gaflet hâllerinden biri olarak değerlendirilmiştir.
Bütün bunlar, namazın sadece şeklen yerine getirilecek bir ibadet olmadığını göstermektedir.
Kul, Allahü Teâlâ’nın bizim idrakimizin ötesinde bir şekilde her an hazır ve nazır olduğunu düşünmelidir.
İnsan hangi hâlde bulunursa bulunsun Allahü Teâlâ onu bilir ve görür.
Hatta insanın kendi gönlünden geçirdiği düşünceleri bile Allahü Teâlâ bilir.
Bu sebeple mümin, ibadet ederken “Allahü Teâlâ beni görüyor.” şuuruyla hareket etmelidir.
İhsan makamının özü de budur: Kul, Allahü Teâlâ’yı görmese de O’nun kendisini gördüğünün şuuruyla ibadet eder.
Namazın başlangıcındaki ilk tekbir, kulun ibadetinden Allahü Teâlâ’nın müstağni olduğunu hatırlatır.
Yani Allahü Teâlâ’nın kulların ibadetine ihtiyacı yoktur. Kulun ibadete ihtiyacı vardır.
Namazın rükünleri arasındaki tekbirler ise kulun her rekâtı ve her ibadeti Allahü Teâlâ’ya lâyıkıyla yerine getirebilme hususundaki acziyetini hatırlatır.
Rükûdan sonra ayrıca tekbir getirilmemesinin hikmeti de eserde açıklanmaktadır. Secdelerde ise tesbihle beraber önce ve sonra tekbir getirilmesi emredilmiştir.
Çünkü secde, kulun zillet ve kulluğunun en açık şekilde ortaya çıktığı makamdır.
Kul, secdede Allahü Teâlâ’ya karşı kulluğunun zirvesindedir.
Secde tesbihinde “A‘lâ” kelimesinin bulunması da bu mânayı hatırlatmaktadır:
“Sübhâne Rabbiyel-A‘lâ”
Yani:
“En yüce olan Rabbimi tesbih ederim.”
Namazda kalbin huzurunu artırmak için:
Namazın gerçek güzelliği, kulun yalnızca bedeniyle değil, kalbiyle de Allahü Teâlâ’ya yönelmesinde ortaya çıkar.
Gafletle kılınan namaz ile huşû ve huzur içinde kılınan namaz arasında büyük bir fark vardır.
Bu sebeple namaza durduğumuzda dünya düşüncelerini bir kenara bırakmaya, kalbimizi Allahü Teâlâ’ya yöneltmeye ve O’nun huzurunda bulunduğumuzu hissetmeye gayret etmeliyiz.
Namazdan sonra yapılacak tesbihatı da ihmal etmemeliyiz.
Rabbimiz bizlere gafletten uzak, huşû ve ihlâs içinde namaz kılmayı, namazlarımızı hakkıyla edâ etmeyi ve ibadetlerimizi kabul buyurmayı nasip eylesin.
Âmin.
Kaynak: Seyyid Abdülhakîm Arvâsî – Namaz Risalesi