SELMA ERDAL
Türkiye’nin yakın geçmişine dönüp baktığımızda, her kuşağın kendi döneminin ruhuyla, o ruhun ürettiği kavramlarla yoğrulduğunu görürüz. Kuşaklar yalnızca yaş alarak büyümez; dönemin egemen anlatıları, ekonomik arayışları ve siyasal iklimi neyse, onun tezgahından geçerek biçimlenir. Bugün dönüp arkamıza baktığımızda, toplumsal belleğimizin yolculuğunda üç değişik kırılma, üç değişik insan manzarası görüyoruz.
1950’lerden 1970’lere uzanan dönem; ülkenin “teknik” ile tanıştığı, sanayileşme girişimlerinin ve kalkınma düşüncesinin kutsandığı yıllardı. Meslek liseleri, teknik okullar birer umut kapısı; mühendislik ise toplumun geleceğini yapılandıracak en saygın güç gibiydi. Üretim, fabrika bacaları ve kalkınma düşüncesi; toplumsal düşlerin odağındaydı.
Ancak dönemin ruhu hızla kabuk değiştirdi. 1968 kuşağının fitilini ateşlediği ve 12 Eylül 1980’e kadar uzanan o fırtınalı süreç, politikanın, ideolojik bağlılıkların ya da bağımlılıkların ve toplumsal savaşımların sokaklara taştığı yıllar oldu. O dönemin gençleri yalnızca bir diploma almanın, güvenli bir meslek edinmenin ya da günü kurtarmanın derdinde değillerdi. Dünyanın nasıl değiştirileceği, adaletin nasıl kurulacağı ve ülkenin hangi doğrultuda yürümesi gerektiği üzerine büyük, ağır ve bedeli yüksek sözler söylüyorlardı. Alanlar, amfiler ve bildiriler o kuşağın hem okulu hem de kürsüsüydü.
12 Eylül askeri darbesi; bu toplumsal dinamizmin üzerine adeta beton döktü. Politika tehlikeli, düşünmek suç, örgütlenmek ise kuşkulu kavramlar olarak tanımlandı. Proje belirlenmişti; toplumsal belleği sıfırlanmış, apolitik kuşaklar yetiştirilecekti.
“Nitekim” Kenan Evren’le birlikte; nitekim öyle de oldu. 80’ler ve 90’lar boyunca bu kasıtlı apolitikleşmeye, bir yandan dinsel tutuculuğun yükselişi, diğer yandan ise neoliberal tüketim kültürünün göz kamaştırıcı vaatleri eşlik etti. “Yurttaş” kavramı hızla yerini “tüketiciye” bıraktı. Siyasal buluşmaların yapıldığı, ateşli söylevlerin verildiği o geniş alanların yerini lüks alışveriş merkezleri; kamusal alanda söylenen o ağırbaşlı sözlerin yerini ise mağaza vitrinleri ve popüler kültürün geçici pırıltıları aldı. Küreselleşmenin ilk dalgası, bizi ideolojik kalıplardan çıkarıp tüketim bantlarına yerleştirdi.
2000’li yıllarla birlikte bildiğimiz tüm sosyolojik ezberleri altüst eden yepyeni bir eşikten atladık ve böylece internet, dijital iletişim ve sosyal medya, zaman ve mekân kavramlarını bir anda buharlaştırdı.
Bugün adına “Z Kuşağı” dediğimiz kitle, artık yalnızca kendi mahallesinin, kendi okulunun ya da kendi ülkesinin sınırlarıyla soluklanan çocuklardan oluşmuyor. Onlar küresel platformların, hızla akan dijital imgelerin ve ekran arkasında yapılandırılan çevrimiçi kimliklerin çocuklarıdır.
Tam da bu nedenle; bugünün gençliğini anlamak için elimizdeki eski ideolojik haritalar, sağ-sol şablonları ya da geleneksel toplumbilim kuramları tek başına yetersiz kalıyor. Çünkü onların neye bakacağını, neye güleceğini, hangi videoya öfkelenip hangi trendi kutsayacağını, dahası kimi seveceğini; ideolojiler değil, arkada tıkır tıkır işleyen algoritmalar belirliyor.
Elbette bu durum, gençlerin bütünüyle iradesiz, edilgen birer kurban olduğu anlamına gelmez. Onlar dijital dünyanın araçlarını çok iyi kullanıyor, kendi dillerini yaratıyorlar. Ama bilmemiz gereken çıplak bir gerçek var ortada; bu çağın yeni yönlendirme, rıza üretme ve manipülasyon aygıtı parti bildirileri, kalın ideolojik kitaplar, sendika odaları ya da açık alan buluşmaları, konuşmaları değil. Yeni çağın görünmez kürsüsü, dahası sanal agorası ekrandır. Ancak bu sanal agora, Antik Yunan’daki gibi yurttaşların özgürce söz aldığı bir alan değil; algoritmaların kimin görüneceğine, kimin duyulacağına ve kimin unutulacağına karar verdiği dijital bir gösteri alanıdır. Bu yeni dönemin en tehlikeli ideolojisi ise son derece tarafsız, nesnel ve eğlenceliymiş gibi görünen dijital akışın ta kendisidir.
Eski kuşaklar, karşı karşıya oldukları ideolojinin ne olduğunu bilir, ona göre saf tutar ya da karşı çıkardı; çünkü düşman da dost da görünürdü. Oysa günümüzde yapay zekanın ve veri madenciliğinin biçimlendirdiği dijital akış; bireye özgürmüş duygusu vererek onu kendi yankı odasına tutsak alıyor.
Bu durumda; yaşanılan dönemin sonunda kendimize sormamız gereken temel yaşamsal soru şudur:
-İdeolojilerin açıkça yönlendirdiği, sınırları belli kuşaklardan; algoritmaların sezdirmeden biçimlendirdiği, sınırları belirsiz kuşaklara geçerken, düşünme özgürlüğümüzü gerçekten genişlettik mi? Yoksa yalnızca prangaları parlatılmış, daha görünmez, daha rafine bir yönlendirme düzenine gönüllü olarak teslim mi olduk?
Gerçek şudur ki, ekranı her yukarı kaydırdığımızda, bu sorunun yanıtından biraz daha uzaklaşıyoruz. Ekranı kaydırdıkça yalnızca görüntüler değişmiyor; benliğimizden, bilincimizden ve özgür irademizden de yavaş yavaş uzaklaşıyoruz.
Selma Erdal; Didim, 8 Haziran 2026