“Bir vakit namaz mı, hayat mı?” sorusuyla karşılaştığımızda hiç düşünmeden “namaz” yanıtını veremiyorsak, yaşadığımız ömrü Hayy olanın bir armağanı olarak göremiyoruz demektir.
Namaz, kulluk bilincinin zirveye ulaştığı en yüce duraktır. Bir insanın erişebileceği en yüksek mertebe kulluk makamıdır. Kendini kul olarak görmeyen her birey, nefsinin ilahlaştığı bir iç savaşın ortasındadır ve barış huzurundan tamamen uzaklaşmıştır.
Namaz, Cenab-ı Hakk’ın Mirac gecesinde müminlere ihsan ettiği en özel hediyedir. Mirac; Cebrail’in bile sınırları geçemediği, Rabbin huzuruna yalnızca halis aşkla girildiği ilahi bir buluşmadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu eşsiz huzuru tek başına tatmak istememiş ve “Namaz müminin miracıdır” buyurarak bizlere şefaat etmiştir. Bu çağrıya rağmen uykuda kalan kalpler, büyük bir mahrumiyet içindedir.
Dünyanın kendi etrafındaki dönüşü sebebiyle yeryüzünde ezan okunmayan tek bir an bile yoktur. Beş vaktin ruhu her saniye dünyayı kuşatmaktadır.
Kainattaki tüm varlıklar kendi diliyle Allah’ı zikreder.
Gökyüzündeki melekler sürekli bir ibadet ve tesbih halindedir.
Bütün yaratılmışlar secde ederken namaza durmayan insan, kendi manevi kıyametini koparmış sayılır.
Namaz, Yaratıcı ile samimi bir buluşmadır. Gözyaşıyla arınmayan bir ruh, bu ilahi buluşmanın derinliğini kavrayamaz.
Namaz, aşk içinde yok oluşun adresidir. Kendi benliğine hapsolanlar bu adrese ulaşamaz. Her sabah göklerden yükselen diriltici sesi duyup merhametle dolmayan bir yürek, etrafına yalnızca eziyet verir.
Namazı eda etmek; arınmak, aydınlanmak ve kainatın ruhuyla bütünleşmektir. Arınmamış bir ruhun idareye geçmesi, yeryüzünde fesada yol açar.
Geceleyin melekler insanoğluna bir daha ele geçmeyecek zaman dilimlerini sunar. İnsan uykudayken minarelerden yükselen “Allahu Ekber” nidası, ruhun uyanış müjdesidir. Ruhumuzun kıyametinin ertelenmesi için şimdi hep birlikte seslenelim: Haydi namaza!