SELMA ERDAL
Düşünebiliyor musunuz? Yugoslavya’nın Tito’su; ne Osmanlıcı, ne Türk milliyetçisi. Üstelik koskoca sosyalist Yugoslavya’nın mareşali.
Ama Brijuni’de konuk ağırlarken masaya gelenlerden biri ne?
Türk kahvesi.
Demek ki bazı imparatorluklar giderken arkalarında yalnız sınırlar bırakmıyor.
Bazen bir cezve bırakıyor. Bir fincan bırakıyor. Bir sözcük bırakıyor. Bir de alışkanlık…
Bilindiği gibi kahvenin Balkanlar’daki öyküsü aşağı yukarı böyle; Osmanlı geliyor, arkasından kahve geliyor. Kahveyle birlikte kahvehane geliyor.
Sonra kahvehane Balkan dillerinin ağzında biraz değişiyor; kafana ya da kavana oluyor.
Belgrad Osmanlı tarafından alındıktan kısa süre sonra kahve içilen mekânlarla tanışıyor. Sarajevo’da kahvehaneler açılıyor. Derken kahve evden çarşıya, çarşıdan mahalleye, mahalleden gündelik yaşama karışıyor. Bir süre sonra artık kimse onun nereden geldiğini düşünmüyor.
Çünkü kültürün en büyük yeteneği, becerisi budur; yabancıyı özümsetir, içselleştirir, ev halkına dönüştürür.
Aradan yüzyıllar geçiyor. Osmanlı gidiyor. Ulus devletler kuruluyor. Bayraklar değişiyor. Sınırlar çiziliyor. Tarih kitapları yeniden yazılıyor.
Dahası Balkanlar’da egemenler değişiyor ve tarih öyle bir yeniden yazılıyor ki, insan neredeyse Osmanlı’nın oralara hiç uğramadığına inanacak. Ama sabah oluyor, birileri cezveyi ocağa koyuyor.
İşte tarih bazen böyle muziptir, şakacıdır. Resmî tarih kapıdan kovsa da mutfaktan geri geliyor.
Bugün aynı kahveyi Bosna’da içiyorsunuz; adı Bosanska kahva.
Sırbistan’da adı; Srpska kafa.
Yunanistan’da adı; Ellinikos kafes.
Bizdeki adı; elbette ki Türk kahvesi.
Eh… Kahve aynı kahve. Cezve aynı cezve. Telve aynı telve. Köpük deseniz, o da aynı köpük.
Değişen nedir? Kahvenin Pasaportu.
Ama burada küçük bir parantez açmam gerek.
Üstelik benim için hiç de küçük olmayan bir parantez; çünkü ben Boşnak kökenli biri olarak kahveyi yalnız kitaplardan bilmiyorum.,
Boşnak kahvesi dediğiniz şey yalnızca çekilmiş kahveyi cezveye koyup kaynatmak değildir. Bir ritüeldir. Bir ağırdan alma biçimidir. Bir sohbet adabıdır, terbiyesidir.
Mümkünse mangal ateşinde… Daha güzeli, mangalın közünde ve külünde ağır ağır pişirirsiniz; acele etmezsiniz, kahve de acele etmez.
Sonra öyle alışılmış küçücük kulplu fincanlarla da değil; kulpsuz, kallavi fincanıyla gelir kahve konukların önüne…
Yanında da eksik olmayan eşlikçisi vardır; güllü lokum.
Bir yudum kahve… Bir ısırık lokum… Sonra yine kahve.
Şimdi buna yalnızca “içecek” diyebilir misiniz?
Elbette ki diyemezsiniz. Çünkü o fincanın içinde kahveden fazlası vardır. Ev vardır. Misafir vardır. Sohbet vardır. Beklemek vardır. Hafıza vardır. Ve insanın farkına varmadan kuşaktan kuşağa taşıdığı bir dünya vardır.
Belki de kültür tam olarak budur; kimsenin size öğretmediği ama elinizin kendiliğinden yaptığı eylem, işlem…
Gerçekte burada kimsenin “Bu kahve bizimdir!” diye masaya yumruk vurmasına da gerek yok. Kültür böyle çalışmıyor çünkü…
Yüzyıllarca birlikte yaşamış toplumların yemeklerini, sözcüklerini, kavramlarını, müziklerini, küfürlerini, ağıtlarını birbirinden cetvelle ayıramazsınız.
Baklava kimin? Börek kimin? Dolma kimin? Yoğurt kimin? Köfte kimin? Kahve kimin?
Sorunun kendisi biraz yanlış, belki daha doğru soru şu:
Kim kimden ne aldı ve aldığı şeyi nasıl kendine benzetti?
İşte o an Balkan tarihi çok daha ilginç duruma geliyor.
Çünkü kültür sınır kapısında pasaport göstermiyor, elbette ki “Milliyetiniz?” diye sorulduğunda da yanıt vermiyor.
Geçiyor öte tarafa. Yerleşiyor. Bir iki kuşak sonra da ev sahibi oluyor.
Bosna kahvesinin öyküsünde benim en sevdiğim bölüm ise başka.
Misafire üç kahve konusu…
İlki Dočekuša; hoş geldin kahvesi.
İkincisi Razgovoruša; sohbet kahvesi.
Daha açık bir anlatımla “Otur bakalım, daha konuşacağız.”
Üçüncüsü ise Sikteruša ki işte burada Balkan dilbiliminin bütün inceliği doruğa ulaşıyor.
Anlamını ayrıca açıklamaya gerek var mı bilmiyorum.
Adından belli:
Kahveni iç de artık…
Gerisini siz tamamlayın.
Şimdi soruyorum; bundan daha zarif bir kovma yöntemi olabilir mi?
Konuk geleni kapıdan atmıyorsun.
Suratına bakıp “Hadi git” demiyorsun.
Kahve yapıyorsun, üstelik güzelce, belki mangal külünde ağır ağır pişmiş ve yanında güllü lokumu da var.
Konuk bir an kendini pek değerli sanabilir ama kahvenin adı sikteruša ise… Diplomatik ilişkiler sona ermiştir.
Anadolu kültüründe “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denir.
Bosnalı işi biraz daha geliştirmiş:
Birinci kahvede geldin.
İkinci kahvede konuştun.
Üçüncü kahvede…
Kırk yıllık hatırı fazla zorlamadan kalkıyorsun.
Balkanlar işte böyle bir yer. Trajedisi bol. Savaşı bol. Milliyetçiliği bol. Ama mizahı da hiç eksik değil.
Belki de bunca acının içinde yaşayabilmenin yollarından biri buydu.
Bir sözcükle, bir türküyle, bir kahveyle, bir küfürle… Yaşamı biraz katlanılır duruma getirmek.
Konunun ironik tarafı şu ki yirminci yüzyıl Balkan ulus devletleri birbirlerinden farklı olduklarını kanıtlamak için inanılmaz enerji harcadılar. Dediler ki Sırp başka, Boşnak başka, Hırvat başka, Yunan başka, Türk başka…
Evet, elbette başka ama daha sonra hepsi eve gitti; cezveyi çıkardı, kahveyi içine koydu, suyu ekledi, köpüğü taşırmamaya çalıştı.
Kimi mangalın külüne gömdü. Kimi yanında lokum koydu. Kimi küçücük fincanda içti. Kimi kallavi, kulpsuz fincanda içti. Ama tarih onlara mutfakta kıs kıs güldü. Hiç kuşkusuz siyaset insanları ayırmakta son derece ustadır, beceriklidir, yeteneklidir. Oysa mutfak ise siyasetçilerin böylesi tutum ve davranışlarına pek oralı olmaz.
Belki kahvenin bize söylediği şey de budur:
İmparatorluklar çöker. Rejimler değişir. Devletlerin adı değişir. Mareşaller ölür. Haritalar yeniden çizilir. Dahası kahvenin adı bile değişir. Ama cezve kalır. Köz kalır. Köpük kalır. Güllü lokum kalır. Sohbet kalır.
Ve bazen bir de üçüncü kahve kalır:
Sikteruša.
Tarihin bazı konuklara henüz söyleyemediği o güzel Boşnak muzipliğindeki sözlerde olduğu gibi:
Kahveni içtin…
Lokumunu da yedin…
Artık kalkabilirsin.
Selma Erdal; Didim, 27 Ağustos 2026