SELMA ERDAL
Toplumsal cinsiyet eşitliği… Bu kavram, yıllardır dilimizde dolaşıyor. Meclis kürsülerinden akademi salonlarına, feminist manifestolardan resmi strateji belgelerine kadar pek çok yerde karşılaşıyoruz. Peki, hepimiz aynı şeyi mi anlıyoruz?
Ben sanmıyorum.
Günlük dilde, toplumsal cinsiyet eşitliği dendiğinde çoğumuz şunu anlıyoruz ya da algılıyoruz: Kadın ve erkek, haklar bakımından eşit olmalı; ne işte, ne eğitimde, ne de hukukta cinsiyet temelli ayrımcılık olmamalı; özellikle de bir cinsiyet diğerine üstün ya da ayrıcalıklı olmamalı… Bu anlayış, kişisel yaşam tarzına karışmadan kamusal alanda eşitlik ilkesine dayanır.
Ve tam da burada, benim “kamusal alanda cinsiyetsiz toplum” savım devreye giriyor.
Kamusal alan dediğimiz yer – yasalar, mahkemeler, üniversiteler, işyerleri, meclisler, spor alanları – ortak yaşamımızın kurumsal yüzüdür. Bu alanın işleyişinde cinsiyetin belirleyici olması, baştan eşitlik ilkesini zedeler. Çünkü cinsiyet temelli tanımlar, beraberinde ayrıcalıklar ve olumsuzluklar getirir.
Bir iş duyurusunda “yalnızca erkek” ya da “yalnızca kadın” açıklaması görmek, kadın kotası ya da erkek üstünlüğü gibi düzenlemeler, temelde aynı kökten beslenir: Cinsiyeti belirleyici bir kriter olarak almak…
Benim önerim, bu kriteri tamamen ortadan kaldırmak…
Yanlış anlaşılmasın: Cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelim, bireyin özel yaşamında özgürce yaşanmalı… İsteyen kadın olarak, isteyen erkek olarak, isteyen bu ikisinin dışında kendini tanımlayarak yaşamını kurabilmeli… Ama kamusal alanda, cinsiyetin hiçbir ayrıcalık ya da olumsuzluk yaratmadığı nötr bir yapı olmalı…
Böyle bir yaklaşım; kadın-erkek ayrımının değil, ayrımın kamusal gücünün sıfırlanması demektir. Hukuk karşısında, eğitim sisteminde, devlet kurumlarında, kimlik kartında, sınav başvurusunda, cinsiyet kutusu diye bir şey olmamalı.
İşte tam bu noktada, Judith Butler gibi düşünürler devreye giriyor. Butler, toplumsal cinsiyet eşitliğini başka bir yerden tartışıyor: Ona göre sorun, kadın ve erkek kategorilerini koruyarak eşitlik sağlamak değil; bu kategorilerin kendisini sorgulamak ve esnetmek… Bu bakış açısı, akademi içinde güçlü bir eleştirel araç… Özünde Judith Butler adlı bu kadın düşünür; bir eşcinsel, elbette ki kuramsal düşüncesi de kendisine göre…
Ama sorun şu: Butler’ın dili, gündelik siyasete ve kamuoyuna doğru anlatılmadığında, eşitlik isteyen sıradan yurttaş için “dayatma” gibi görünebiliyor. Çünkü Butler’ın hedefi, yalnızca hakların dengelenmesi değil, cinsiyet normlarının kökten dönüştürülmesi…
Toplumsal cinsiyet eşitliği eğer gerçekten uygulanacaksa, bunu kategorileri nötrleştirerek yapmak zorundayız.
Bunun adı “cinsiyetsiz toplum” değil; “kamusal alanda cinsiyetsiz yapı”dır. Özel alan, kişinin kendi kimliğini istediği gibi yaşadığı, dilediği normu benimsediği alan olarak korunur.
Elbette, bu yaklaşımın zorlukları var.
Ama şunu unutmamalıyız: Eşitlik dediğimiz şey, yalnızca “farklı grupların dengesi” değil, “bu grupların hukuksal ve toplumsal gücünün eşitlenmesi”dir. Ve bu da ancak kamusal alanda cinsiyetin işlevini sıfırlamakla gerçekleşebilir.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğer gerçek anlamda uygulanırsa, kamusal alanda cinsiyetsiz bir yapı kurmayı gerektirir. Kimin kimi sevdiği, hangi cinsiyet normunu benimsediği, nasıl bir özel hayat sürdürdüğü, kişisel özgürlük alanına ilişkindir. Ama devlet, hukuk, eğitim ve iş dünyası, cinsiyeti artık bir kategori olarak kullanmamalıdır.