" />

Öğreninceye Kadar Ders Devam Eder

Öğreninceye Kadar Ders Devam Eder

ABONE OL
Temmuz 9, 2026 13:18
Öğreninceye Kadar Ders Devam Eder
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Sürdürülebilir Ölüm Yolculukları

“Geçmişi hatırlayamayanlar, onu tekrarlamaya mahkûmdur.”
George Santayana

Girişte yer alan, İspanyol asıllı Amerikalı düşünür George Santayana’nın bu sözlerinin biraz değişiğini yıllar önce oğlum bana söylemişti:

“Öğreninceye kadar ders devam eder.”

Bu sözler ne kadar yalın ama bir o kadar da acımasız bir anlam içerir.

Çünkü yaşam, yaşanan olayların taşıdığı iletiyi ya da alınması gereken dersi anlamadığımızda konuyu kapatmıyor. Biz unuttuk diye geçmiş silinmiyor. Bir yanlışı neden yaptığımızı kavrayamadığımızda, aynı yanlış başka kişilerle, başka koşullarda, başka adlarla yeniden karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle sıkça söyleriz:

Tarih okumayan dünü bilmez, bugünü anlamaz, yarını öngöremez.

Çünkü bugün dediğimiz olgu gökten düşmez. Bugünün siyasal kurumları, toplumsal çatışmaları, ekonomik eşitsizlikleri, iktidar ilişkileri, korkuları ve öfkeleri geçmişin içinden gelir.

Dünü bilmeyen, bugünü yalnızca anlık olayların toplamı sanır. Bugünü anlamayan da yarını öngöremez.

Sonra daha önce yaşanmış bir yanlışın benzeri, başka bir dönemde ve başka bir biçimde karşısına çıktığında dünü unutan şaşırır. Çünkü Tarih fotokopi çekmez.

Aynı olay aynı kişilerle, aynı tarihte yeniden yaşanmaz. Aynı padişah geri gelmez.

Aynı savaş yeniden başlamaz. Aynı ekonomik kriz aynı rakamlarla yaşanmaz.

Ama insan davranışı, iktidar tutkusu, güç ilişkileri, korkular, çıkarlar, hırslar ve toplumsal unutkanlık değişmediği için örüntüler yeniden ve yeniden insanın karşısına çıkar.

Oyuncular değişir. Ortam değişir. Sözler, söylemler değişir. Ama ders değişmez.

İşte bu ülkede insan bazen Osmanlı’nın son dönemlerine bakıyor, sonra bugünkü Türkiye’ye dönüyor ve ister istemez soruyor:

Biz bu dersleri daha önce görmedik mi?

Hiç kuşkusuz bugünkü Türkiye ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri aynı değildir. Aynı devlet yapısı, aynı uluslararası sistem, aynı toplum yoktur.

Ama benzer hata örüntüleri yeniden karşımıza çıkabilir. Örneğin devletin giderek merkezileşmesi… Kurumların kişiler karşısında zayıflaması… Liyakat yerine sadakatin ya da biatın öne çıkması… Eleştirinin tehdit sayılması… Kötü haber getirenden hoşlanılmaması… Yönetenlerin kendilerini uyaranları dinlemek yerine susturmaya yönelmesi… Ekonomik kırılganlıkların büyük söylemlerle örtülmesi…

Ve hepsinden önemlisi; İktidarın kendisini devletle özdeşleştirmesi ki işte tehlike burada başlar.

Çünkü bir ülkede iktidarı eleştirmek devleti eleştirmek, devleti eleştirmek millete karşı olmak, millete karşı olmak da ihanet sayılıyorsa artık asıl soru: “Söylediği doğru mu?” değildir. Sorulan şudur: “Bizden mi, onlardan mı?”

Oysa bir devlet için en tehlikeli aşamalardan biri, kötü haberin kendisinden çok kötü haberi getirenden korkulmaya başlanmasıdır. Öyle ki ekonomi bozuluyor diyen suçlu… Hukuk aşınıyor diyen suçlu… Kurumlar zayıflıyor diyen suçlu… Toplum yoksullaşıyor diyen suçlu… Demokrasi geriliyor diyen suçlu…

Sonra sorunları söyleyenler susturulduğunda, yönetenler sorunların da ortadan kalktığını sanabilir ki tarihsel körlük tam da böyle bir durumdur.

Çünkü uyaranı tutuklayabilirsiniz ama yaklaşan tehlikeyi tutuklayamazsınız.

Ekonomik krizi hapse atamazsınız.

Enflasyonu gözaltına alamazsınız.

Kurumsal çürümeye kelepçe takamazsınız.

Toplumsal öfkeye yayın yasağı koyabilirsiniz ama nedenlerini ortadan kaldıramazsınız.

Liyakatsizliği polis zoruyla yeteneğe dönüştüremezsiniz.

Hukuksuzluğu, hukuktan söz edenleri susturarak hukuk hâline getiremez; hukuk dışı eylem ve söylemleri de hukuksal bir duruma dönüştüremezsiniz.

Tarihe de erişim engeli getiremezsiniz.

Çünkü gerçek susturulduğunda ya da tarih kitaplarından silinmeye çalışıldığında, yaşanmış olan ansızın yok olmaz.

Gerçekler kitaplarda, güvenilir kaynaklarda, belgelerde birikir.

Gerçek dışı düzmeceler ise yalnızca safsata ve bilgi kirliliği üretir.

Osmanlı’nın son dönemlerinden alınması gereken derslerden biri de budur:

Gerçekleri bastırmak, sorunları ortadan kaldırmaz. Tarihi yeniden kurgulamaya çalışmak da yaşanmış olanı yok etmez.

İşte bu bağlamda diyebiliriz ki bir devlet yalnızca dış düşmanları nedeniyle güçsüzleşmez.

Kendi yanlışlarını göremediği için de güçsüzleşir.

Kendisine doğruyu söyleyenlerden korktuğu için de…

Kurumlarını kişilere bağladığı için de…

Sadakati ya da biatı liyakatin önüne koyduğu için de…

Sorunları çözmek yerine sorunları dile getirenleri cezalandırdığı için de…

Ve belki de en önemlisi, gerçekleri yok sayıp kendi propagandasına kendisi inanmaya başladığı için de güçsüz düşer.

Hani köprü başında yalan söyleyip, köprü sonunda söylediği yalana kendisi de inanan yalancılar gibi…

Hiç kuşkusuz bir iktidarın halkı yanıltması kötüdür.

Ama kendi ürettiği menkıbeye kendisinin inanması çok daha tehlikelidir.

İşte o an gerçek ülke ile yönetenlerin düşlerindeki ya da düşüncelerindeki ülke birbirinden kopar.

Örneğin gerçek ülkede insanlar yoksullaşır; anlatılan ülkede ekonomi büyür.

Gerçek ülkede kurumlar aşınır; anlatılan ülkede devlet güçlenir.

Gerçek ülkede gençler umutsuzca gelecek arar; anlatılan ülkede herkes mutludur.

Gerçek ülkede eleştirenler korkar; anlatılan ülkede demokrasi vardır.

İşte bu aşamada tarih kara tahtanın başına yeniden geçer, çünkü ders alınmamıştır.

Biz de bu ülkede çoğunlukla kişileri konuştuk, yapıları konuşmadık.

Adları tartıştık, düzeni tartışmadık.

“Kim yaptı?” diye sorduk ama yeterince “Bu nasıl gerçekleşti?” diye sormadık.

Oysa kişi gider, yerine başkası gelir ama onu üreten düzen değişmiyorsa ders bitmez.

Bir kurtarıcı gider, yenisi gelir.

Bir siyasal put devrilir, yerine başkası dikilir.

Çünkü toplum kurtarıcı aramaktan yurttaş olmayı öğrenememiştir.

Dahası buyruklara uymaktan sorgulamayı… Taraf olmaktan düşünmeyi… Ezberlemekten anlamayı öğrenememiştir.

Belki de bu nedenle tarih bilgisi bu kadar önemlidir.

Çünkü tarih bilen insan yalnızca geçmişte ne olduğunu bilmez. Bugün karşısına çıkan örüntünün daha önce hangi biçimlerde ortaya çıktığını da tanır.

Yeni söylemlerin içindeki eski düşünceyi görür. Yeni kurtarıcıların yüzündeki eski iktidar tutkusunu sezer. Yeni politikaların içindeki eski yanlışları seçer.

İşte o an tarih, ezberlenecek tarihler toplamı olmaktan çıkar; bir erken uyarı sistemine dönüşür.

Bu nedenle Tarih okumayan dünü bilmez. Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz. Bugünü anlamayan yarını öngöremez. Yarını öngöremeyen de eski tuzaklara, onları yeni sanarak yeniden, yeniden düşer.

Sonra şaşkınlıkla sorar:

“Nasıl oldu da yine aynı yanlışı yaptık?”

Nasıl olacak?

Ders alınmadığı için…

Tarih okunmadığı için…

Uyarılar dinlenmediği için…

Uyaranlar susturulduğu için…

Dolayısıyla dünlerde yaşanan yanlışlara yeni adlar verildi ve tarih, kara tahtanın başına yeniden geçti.

Oğlumun yıllar önce söylediği o yalın sözleri de bana bir kez daha anımsattı:

Öğreninceye kadar ders devam eder.

Belki de insanlığın temel trajedisi, derslerin zor olması değildir; aynı dersi anlayamadığımız, öğrenemediğimiz için yüzyıllardır sınıfta kalıyor oluşumuzdur.

Örneğin son günlerde, “Kurtuluş Savaşı” kavramını Tarih kitaplarından silerek “Milli Mücadele” kavramının öne çıkarılması yönündeki tartışmalar…

Beni bugünlerden Osmanlı’nın son demlerine, dünlerine odaklandırdı.

Ve oğlumun yıllar önce söylediği o yalın sözlerle bir kez daha karşılaştırdı:

Öğreninceye kadar ders devam eder.

* “Öğreninceye kadar ders devam eder” sözleri; Amerikan Kızılderili kültürüne özgü bir deyimmiş.

Selma Erdal; Didim, 8 Temmuz 2026

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.