SELMA ERDAL
Bir kenti tanımak için, kentteki konutlara, yapılara bakmak yeterli değildir. O kentte kimin konuşabildiğine, kimin susturulduğuna, kimin odakta tutulup kimin çepere itildiğine bakmak gerekir. Çünkü kent olarak tanımlanan oluşum; yalnızca beton, asfalt, kavşak, rezidans, AVM, ışıklı cephe ve seçim afişi değildir. Kent; aynı anda bir iktidar aynasıdır. Orada kim görünürse, kim kaybolursa, kim karar verirse, kim yalnızca karara katlanırsa; kentin gerçek kimliği dışa ancak bu koşullarda yansır.
Bundan dolayı “kent hakkı” kavramı yaşamsal bir önem taşır. Çünkü “kent hakkı” kavramı; kentin yalnızca içinde yaşanacak bir yer değil, üzerinde söz söylenecek bir ortak yaşam alanı olduğunu anlatır. Daha açık bir söyleyişle de kent; müteahhidin, belediye başkanının, yatırımcının, danışmanın, ihale masasının ve imar oyunlarının özel mülkü değildir. Kent, orada yaşayan insanların hakkıdır; dahası en başta onların hakkıdır.
Bugün ne yazık ki birçok yerde kent, yaşayanların gereksinimlerine göre değil; sermayenin doyumsuzluğuna açgözlülüğüne, oburluğuna göre düzenleniyor. Bir mahallede çocukların oynadığı boş alan, bir sabah “proje alanı” oluveriyor. Yıllardır aynı semtte yaşayan kentliler; bir gün kendilerini “kentsel dönüşüm” denilen yanıltıcı, aldatıcı kavramlar eşliğinde evsizlik, mülksüzlük sorunuyla karşı, karşıya buluyor ve çaresizliğin, umarsızlığın soğuk duvarıyla yolları kesiliyor. Parklar, alanlar, kıyılar, dahası gökyüzü bile yavaş yavaş paraya çevrilecek bir nesne gibi ele alınıyor. Sanki kent, insanın barınması, soluk alması, birbiriyle karşılaşması ve dayanışması için değil de yalnızca rant üretmesi için varmış gibi algılanıyor.
İşte bu ilişkiler bağlamında kentler talan ediliyor ve bu talanın üzeri de “vizyon”, “marka şehir”, “yaşam kalitesi”, “dönüşüm”, “yenileme”, “akıllı kent”, “sürdürülebilir büyüme” gibi kavramlarla cilalanıp, parlatılıyor. Buna karşın kentsel dönüşüme açılan bölgelerde yaşayanların; yaşlısı evinden oluyor, kiracı yerinden ediliyor, gençler artık kendi doğdukları kentte yaşayamıyor, kadınlar güvencesiz kamusal alanlarda yalnızlaşıyor, yoksullar kent merkezinin dışına sürülüyor. Kuşkusuz bu süreçte bazı kentler gerçekten “akıllı kentler” oluyor; ama nedense o akıl hep paranın, hep kurnazın, hep rantiyenin kurnaz aklı olarak aklı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla “kent hakkı” olgusu tam burada devreye giriyor ve çıkar çevrelerini rahatsız edici ama oldukça önemli, oldukça gerekli soruyu soruyor:
Bu kent kim için kuruluyor? İnsan için mi, yoksa yatırım dosyaları için mi? Yurttaş için mi, yoksa ihale zinciri için mi? Çocuk için mi, yoksa otopark için mi? Ağaç için mi, yoksa beton yapılara tutkun rantiye için mi?
Bilinmelidir ki kent hakkı; yalnızca “ben de bu kentte yaşıyorum” deme hakkı değildir, ondan daha çoğudur. Öncelikle “Ben bu kentin edilgen, dışlanan, yok sayılan izleyicisi değilim; bu kentin kurucu öznesiyim” deme özgüvenidir. Bir başka deyişle konu yalnızca belediye hizmetlerinden yararlanmak değildir; kentin nasıl planlanacağına, kamusal alanların nasıl korunacağına, ulaşımın nasıl örgütleneceğine, dönüşümün kimin yararına yapılacağına ilişkin söz söyleme hakkıdır. Dahası kent hakkı, yalnızca kentte oturmanın değil; kentsel kararlarda katılımcı ve kentin söz söyleyen bireyi olmanın adıdır.
Bu bağlamda bir kez daha yerel demokrasi sorunsalına geliyoruz. Bizde demokrasi çoğunlukla sandıktan sandığa anımsanan bir uygulamadır. Oysa yerel demokrasi, seçim günü oy verip sonra beş yıl susmak değildir. Mahallede ne olacağına, parkın kalıp kalmayacağına, kıyının halka mı yoksa bir işletmeye mi bırakılacağına, kentin nefes alıp alamayacağına ilişkin sürekli söz söyleyebilmektir. Demokrasi, belediye yapısının fiziksel duvarları arasında değil; sokakta, mahallede, alanlarda ve kamusal tartışmalarda yaşanıyorsa, gerçektir.
Ne yazık ki tam da burada çağımızın en tanıdık aldatmacası devreye giriyor; katılım varmış gibi yapmak… Toplantılar yapılıyor, paneller düzenleniyor, çalıştaylar gerçekleştiriliyor, raporlar basılıyor, fotoğraflar çekiliyor, sözde “Halk dinleniyor.”, soran olursa kentlerde “yerel demokrasi, yerel katılım şölenleri” yaşanıyor. Ne kadar ince, ne kadar çağdaş, ne kadar uygar bir uygulama! Acaba gerçekler öyle mi? işin ilginç yanı; karar çoğunlukla önceden verilmiş oluyor, bir başka deyişle yurttaşa mikrofon uzatılıyor ama fiş takılı değil. Yurttaş konuşuyor, ama ses sisteme gitmiyor, halkın sözü, sesi hiç duyulmuyor. Sonrasında ne idüğü belirsiz bu uygulamaya katılım deniyor. Bu, katılım değil; katılım gösterisidir, katılımcılık oyunudur. Dahası bu gösteri; demokratik makyajdır, boyamadır, aldatmacadır.
Gerçek katılım, yalnızca görüş bildirmek değil; karar sürecinde etkili olmak, kentin ve kentlinin çıkarlarına ters düşen kararlara kaşı çıkmak, seçenekler sunabilmek ve karar verenleri hesap vermeye zorlayabilmektir. Yurttaş, bu gösterinin sesi, sözü olmayan kuklası değil; gerçekten işleyen yerel demokrasi sürecinin öznesi olmalıdır.
Bu nedenle kent konseyleri gibi yapılar önemlidir; çünkü kuramsal olarak kent konseyleri, kentteki çeşitli toplumsal kesimlerin bir araya gelip ortak akıl üretebileceği, yerel yönetimi etkileyebileceği, kentin geleceği üzerine konuşabileceği alanlar olarak düşünülmüştür. Oysa uygulamada görüyoruz ki birçok yerde kent konseyleri, ya belediyenin gölgesinde kalıyor ya da belediyenin bir uzantısı gibi, yerel yöneticilerin destekleyicisi ve savunmanı gibi bir işlev görüyor, yetmezmiş gibi kentlinin değil de çıkar çevrelerinin yanında tavır alıyor. Oysa bir kent konseyi yalnızca belediyenin düzenlediği toplantıya katılan birkaç tanıdık yüzün konuştuğu bir alan olmamalıdır. Mahallede yaşayan kiracının, pazarda çalışan kadının, genç işsizin, engelli yurttaşın, yaşlı emeklinin, göçmenin ve dijital erişimi olmayan insanın da sesini duyurabileceği gerçek bir kamusal alan olmalıdır.
Bir yapının adı “katılım” olabilir; ama işleyişi eşitsizlik üretiyorsa, o yapı demokratik değil, göstermeliktir. Kent konseyi gerçekten işlerse, kent hakkını büyütür. İşlemezse, yalnızca “bakın ne kadar katılımcıyız” aldatmacasına dönüşür.
Günümüzde yaşanan dijital devrimle birlikte; dijitalleşme de kentsel katılımdaki çelişkili işleyişi daha karmaşık duruma getiriyor. Öyle ki birçok belediye dijital katılım platformlarıyla övünüyor; uygulamalar, portallar, çevrimiçi anketler, e-belediyecilik sayfaları, akıllı kent panelleri… Elbette her şey çok çağdaş görünüyor. Ama soralım; bu dijital alanlara kimler erişebiliyor? Yaşlı bir kadın, düşük gelirli bir yurttaş, kırsaldan göç etmiş biri, dijital okuryazarlığı sınırlı bir emekli, bu düzenlemelerin neresinde? En önemlisi de algoritmalar hangi istemleri öne çıkarıyor, hangilerini görünmez kılıyor? Bu dijital dönüşüm sürecinde; (henüz bankamatikten para bile çekemeyenlerin aramızda yaşadığı gerçeği dururken karşımızda) kentlinin katılımı yaşama geçiriliyor mu?
Dolayısıyla günümüzde kent hakkı yalnızca fiziksel kentsel alan sorunsalı değildir. Aynı anda dijital kamusal alanın adaleti sorunsalıdır. Çünkü yeni çağın dışlanması bazen kapıdan kovularak değil, ekranda/yansıda görünmeyerek gerçekleşiyor. Dünlerde yoksul mahalle haritanın dışına atılırdı; günümüzde veri setinin dışına atılıyor. Yöntem değişiyor, ama kentlinin dışlanması sorunu değişmiyor.
Sonuç olarak kent hakkı, duygusal bir söylem değil; son derece maddi, son derece siyasal, son derece yaşamsal bir konudur. Çünkü kent dediğimiz olgu; insanın yalnızca yaşadığı yer değil; aynı anda nasıl bir toplumda yaşayacağının da aynasıdır, dışa yansımasıdır. Eğer kent rant için kuruluyorsa, toplum da adaletsizlik için kuruluyor demektir. Eğer kentte halk yalnızca izleyiciyse, demokrasi de sözde var olan, göstermelik bir uygulamadır. Eğer bir parkın yazgısı; çocuklardan çok yatırımcıyı ilgilendiriyorsa, orada planlamadan çok baskı vardır, zorbalık vardır.
Kent kimin? Soruyu tekrar soralım. Çünkü bu sorunun yanıtı; yalnızca imar politikalarını değil, bir ülkenin demokrasi anlayışını da ele verir. Kent halkınsa, halk konuşmalıdır. Kent halkınsa, halk karar süreçlerinde görünür olmalıdır. Kent halkınsa; yoksul da kadın da genç de yaşlı da engelli de kiracı da göçmen de o kentin değerli birer öznesi olarak tanınmalıdır.
Bir kentte en yüksek yapılar değil, en derin eşitsizlikler büyüyorsa; orada yükselen değer uygarlık değil, yalnızca betonun/rantın/paranın saldırganlığıdır.
Selma Erdal; Didim, 25 Haziran 2026