SELMA ERDAL
NOHUT ODA, BETON SOFA
“Nohut oda, bakla sofa” derdik dünlerde.
Küçücük ev, alçakgönüllü bir yaşam ve sofrada bulgur pilavı ile nohut...
Bugünlerde evler büyüdü. Salonlar büyüdü. Apartmanlar yükseldi. Rezidanslar göğü deldi.
Tenceredeki nohut ise tarladan değil, yabandan; başka ülkelerden dış alımla, oturuyor çalımla sofralarımıza...
Dün tarımda kendi kendine yetmekle övünen Türkiye, yıllar içinde nohuttan mercimeğe, buğdaydan ayçiçeğine kadar pek çok üründe ithalata, Türkçesi ile dış alıma yaslanmaya başladı.
Dolar yükseliyor.
Nohut pahalanıyor.
Nohut pahalanınca Çorumlu leblebici düşünüyor.
Ev kadını düşünüyor.
Lokantacı düşünüyor.
Yoksul durmaksızın düşünüyor.
Çünkü ekonomi dediğin gerçekte borsadan değil, tencereden anlaşılır.
Bir kilo nohudun fiyatı sana ülkenin tarım politikasını anlatır, hem de ekonomi profesörlerinden çok daha iyi anlatır.
Dünlerde köylü tarlasını sürerdi; dünler dediğimiz çok uzak bir geçmiş değil, 80'ler öncesi... Küreselleşme kuramı ileri sürüldü, atıldı bize de kancası; giderek oldu ülke ekonomisi dışa bağımlı...
Oysa dünlerde köylümüz; ekerdi, biçerdi, ürününü satardı, yabana el açmayan bu ülkede halkın yüzü gülerdi.
Bugün çiftçi mazotu düşünüyor.
Gübreyi düşünüyor.
Tohumu düşünüyor.
Elektriği düşünüyor.
Sulamayı düşünüyor.
Tarım ilacını düşünüyor.
Ürünü kaça satacağını düşünüyor.
Sonra hesap makinesine bakıyor.
Sonra tarlasına bakıyor.
Sonra da “Elde yok, avuçta yok; ben bunu niye ekiyorum?” diye soruyor.
Biz de kentten bakıp “Köylü işin kolayına kaçtı, toprağını bıraktı".” diyerek onu eleştiriyoruz.
İyi de neden bıraktı?
Köylü sabah uyanıp birdenbire betona gönül vermedi.
Tarım alanlarının üzerine "geleceği düşünmeden" yapılaşma için izin vermek köylünün yetkisinde değildi .
Ülkede imar politikaları vardı.
Arsa rantı vardı.
Kentleşme baskısı vardı.
Turizm vardı.
Büyük sermaye vardı.
İthalat politikaları vardı.
Bir de yıllardır üreticinin sırtına bindirilen maliyetler vardı.
Bütün bu olumsuz dışsallıklar varken; köylüyü tarlasından koparıp sonra ona “Neden üretmiyorsun?” diye sormak biraz insafsızlık olmuyor mu?
Evet; dışlanan tarım işkolu, yükselen yapı/inşaat işkolu ve talana açılan tarım alanlarına tohum yerine beton gömüldü toprağa...
Sonra tenceredeki nohudu Kanada’dan bekledik.
Beton yerli.
Nohut yabancı.
İşte kalkınma mucizemiz.
Tarım alanlarını imara aç.
Üreticiyi borçlandır.
Gençleri köyden kaçır.
Köy okulunu kapat.
Tarım nüfusunu yaşlandır.
Sonra markette nohut pahalanınca “Dış güçler.” suçlaması yapmaya başla.
Oysa her şeyi dış güç yapmıyor ki..
Bazı "yaramazlık" işleri oldukça güzel kendimiz beceriyoruz, dış güçlere gerek yok!
Atatürk “Köylü bu ulusun efendisidir.” demişti.
Bugün o efendiye bakalım.
Mazot almak için kredi kartı kullanıyor.
Pahalı diye gübreden kısmaya çalışıyor.
Ürününü tüccara ucuza veriyor.
Çocuğu köyde kalmak istemiyor.
Tarlasını yap-satçıya satarsa para kazanıyor, çünkü ekerse zarar etme olasılığı var.
Böyle efendilik düşman başına!
Bozulan bu düzeni onarmak için köylüyü yeniden tarlaya çağırmakla sorun çözülmez ve “Kente gitmeyin, köyünüzde kalın!” demekle tarım politikası yapılmaz.
Önce şu soruya yanıt vermek gerekir:
Köylü toprağında nasıl insanca yaşayacak?
Ürettiğinin karşılığını nasıl alacak?
Girdi maliyetleri nasıl düşecek?
Su nasıl korunacak?
Toprak "rantçıların açgözlerinden" nasıl kurtulacak?
Tarım alanları betonlaşmak yerine yeniden tohumla nasıl buluşturulacak?
Genç çiftçi neden, hani gerekçeyle yeniden tarımsal üretime özendirilecek ve köyüne dönecek?
Bunları çözmeden köylüye “Sür tarlanı!” demek kolay.
Sürer de neyle?
Mazot pahalı.
Gübre pahalı.
Tohum pahalı.
Su pahalı.
Ucuz olan tek şey çiftçinin emeği.
Sonra dışalım geliyor. Turgut Özal döneminden beri uygulanan "ithal ikamesi" politikası çiftçinin, köylünün belini büküyor, ekmeğini bölüyor, dahası elinden alıyor.
Dışarıdan nohut.
Dışarıdan mercimek.
Dışarıdan buğday.
Kendi üreticinin ürünü pahalı diye almıyorsun, yabancı çiftçinin ürününü dövizle alıyorsun; gerçekte onları kalkındırıyorsun. Mum dibine ışık vermez dedikleri bu durum olsa gerek...
Çiftçiye gerçek anlamda yeniden “ulusun efendisi” denecekse önce efendinin karnını doyurmak, borcunu azaltmak ve emeğini değerlendirmek gerekir.
Yoksa Atatürk'ün özlü sözünü duvara yazmak kolay ama tarlayı, toprağı canlandırıp yaşatmak zor.
Nohut oda, bakla sofa derken geldik beton odaya, yabandan alınan nohuda.
Ve şimdi en önemli soruyu soralım:
Biz tarlaya ne ektik?
Nohut mu?
Beton mu?
Eğer beton ektiyseniz hiç boşuna beklemeyiniz; çünkü betonun leblebisi olmuyor, rakınızın yanına meze olarak hiç yakışmıyor.
Selma Erdal; Didim, 4 Eylül 2026