Yolunacak Kazlar Ülkesi

SELMA ERDAL
Yolunacak Kazlar Ülkesi
Azgelişmiş ülkelerde gösteriş; gelişmişlik oranıyla değil, gelişmemişlik oranıyla doğru orantılıdır. Bir ülke ne kadar azgelişmişse, o kadar çok gösterişten yanadır. O ülkelerde üretim yoktur ama tüketim doruklardadır. Bilim yoktur ama bilim insanına benzeyen uzun unvanlar edinmişler kişiler pek çoktur. İleri düzeyde sanayi yoktur ama son model araçlar caddelerde dolaşır. Halkın konut sorunu çözülmemiştir ama halkı yönetenlerin gösterişli konakları vardır. Çocukların okulunda sabun bulunmaz ama devlet büyüklerinin geçeceği yollar mis kokulu sabunlarla yıkanır. Sıradan halk için hastanelerde randevu bulunmaz ama ayrıcalıklılara özel hastane açılışlarında kurdele kesecek yetkililer boy, boy sıralanır. Çünkü azgelişmişlik yalnızca ekonomik bir yetersizlik değildir. Azgelişmişlik; aklın, ölçünün, önceliklerin ve utanma duygusunun gelişememesidir. Gelişmiş toplumlar, varsıllıklarını gösterme gereğini duymaz. Çünkü onların yatırımları; yolları, okulları, hastaneleri, üniversiteleri, bilim kuruluşları onların yerine konuşur. Azgelişmiş toplumlarda ise ortada konuşacak bir başarı bulunmadığı için, başarı yerine gösteriş konuşturulur. İçi boş olanın dışı süslenir; tıpkı boş teneke çok ses verir atasözündeki gibidir genel durum... Tencere kaynamıyorsa kapağı parlatılır. Evde yiyecek yoksa salonun tavanına "taksitle satın alınmış" kristal avize takılır. Bütçe açık veriyorsa kentin alanlarına dev ekranlar kurularak halkın gözünü boyamak için uydurulan gerekçeler gösterime sunulur. Kazancı asgari ücretle yaşama düzeyinde olmasına karşın halk borçla varsıl görünmeye uğraşır. Çünkü azgelişmiş ülkelerde varsıl olmak kadar, varsıl görünmek de bir statü sayılır. Belki de varsıl olmaktan bile daha önemlidir. İnsanların gelirleri küçüldükçe otomobilleri büyür. Eğitim düzeyleri düştükçe diplomalarının çerçeveleri kalınlaşır. Borçları arttıkça sofralarındaki tabak sayısı çoğalır. Kredi kartlarıyla alınan çantalar, ayakkabılar, telefonlar; birer gereksinim değil, yoksulluğu gizleyen maskelerdir. Gösteriş toplumu; sahip olduğu için değil, sahip değilmiş gibi görünmemek için tüketir. Bir telefon gereksinim için alınmaz; öncelikle çevreye gösterilir. Bir otomobil binmek için değil; komşuya nispet yapmak için evin kapısı önünde sergilenir. Her şey yalnızca "desinler, var desinler" diye satın alınır ama sonra da yıllarca "özentilik için, gösteriş için, nispet için, desinler için" satın alınan o nesnelerin borcu ödenir. Ne acıdır ki gösteriş yalnızca bireylerin hastalığı da değildir. Devletlerin de gösteriş merakı vardır. Bir ülke; fabrikalarıyla, üniversiteleriyle, bilimsel üretimiyle, adaletiyle ve halkının gönenciyle, kalkınmışlığıyla övünemiyorsa; köprülerin ışıklarıyla, kulelerin yüksekliğiyle, alanlarının büyüklüğüyle övünmeye başlar. Halkın karnı açtır ama kentler geceleri ışıl ışıldır. Çiftçi borçludur ama yönetim merkezi çok lüks döşenmiştir. Öğretmen geçinemiyordur ama okul müdürünün makam odasının mobilyaları en iyi markadan döşenmiştir. Emekli pazar artıklarını topluyordur ama açılış törenlerinde ya da kutlamalarda yüzlerce araçlık konvoy vardır. Ve bütün bu şatafat gerçekteyse israf “ülkenin itibarı ya da ülkenin saygınlığı” olarak açıklanır. Oysa bir ülkenin itibarı ya da saygınlığı, yöneticilerinin kaç araçlık konvoyla dolaştığıyla değil; yurttaşlarının nasıl yaşadığıyla ölçülür. Bir çocuğun yatağa aç girdiği ülkede gösterişli konaklar, saygınlık değil; utançtır. Bir üniversite öğrencisinin barınamadığı ülkede devasa yönetim binaları, kalkınma değil; kaynak israfıdır. Bir emeklinin et alamadığı ülkede makam sofralarının zenginliği, görkem değil; adaletsizliktir. Üstelik bu gösteriş yalnızca içeridekileri kandırmaz, dışarıdan bakanların da dikkatini çeker. Gösteriş düşkünü toplum, dış dünyaya şu iletiyi verir: “Biz görünüşe önem veririz.” “Biz markaya kanarız.” “Biz ambalajı içerikten ve işlevsellikten daha değerli sayarız.” “Bize pahalı olanı satabilirsiniz.” “Yeter ki onu ayrıcalıklı, seçkin, sınırlı üretim ya da prestijli diye tanıtın.” Oysa o an dışarıdan bakanlar sizi gelişmiş bir toplum olarak değil, tam da yolunacak kaz olarak görmeye başlar. Çünkü bilirler ki bu ülkede insanlar bir ürünün ne işe yaradığına değil, ne kadar pahalı olduğuna bakarlar. Bir başka deyişle ürünü; işlevselliği değil, pahalı ve gösterişli oluşu istenir ve çekici yapar özellikle de yabancı patentliyse... Bilirler ki o toplumda; yabancı bir sözcükle adlandırılan her şey, daha nitelikli sanılacaktır. Bilirler ki aynı ürünün üzerine yabancı bir marka etiketi yapıştırıldığında fiyatı üçe, beşe, ona katlanacaktır. Bilirler ki yurttaş, ürün satın almayacaktır; kendisine sunulan sahte sınıf atlama duygusunu satın alacaktır. Dolayısıyla bu akıl-sız-lık ya da us dışı tutum ve davranışlarla tüketim kurbanı olan toplum; bir fincan kahveye, bir aylık kahve parası öder. Bir çantaya, birkaç aylık maaşını bırakır. Bir telefona, neredeyse bir yıllık birikimini verir. Sonra da bu tüketim çılgınlığına “yaşam tarzı” denir. Düşünmezler ki böylesi tutum ve davranışlar ya da seçimler; yaşam tarzı değildir, yaşamın yerini alan bir gösteriş tarzıdır. İşte küresel şirketler de tam olarak bu zaafı, bu zayıflığı kullanır, böylesi kurbanlar küresel şirketlerin oltasına takılır. Çünkü küresel şirketler; azgelişmiş ülkelere yalnızca mal satmazlar. Kimlik satarlar. Statü satarlar. Ayrıcalık duygusu satarlar. Daha açık bir anlatımla; yalnızca cep telefonu değil, “sen başkalarından farklısın” duygusu satarlar. Yalnızca otomobil değil, “sen artık üst sınıftasın” yanılsaması satarlar. Yalnızca giysi değil, “sen değerlisin” avuntusu satarlar. Dolayısıyla bir toplumda bireyler kendi değerini; bilgisinden, emeğinden, kişiliğinden ve ürettiklerinden alamıyorsa buna karşın üzerindeki markadan almaya başlıyorsa ya da aldığını sanıyorsa işte gösteriş ekonomisi de böyle oluşur. Belki insanın içindeki boşluk, tüketim mallarıyla doldurulmaya çalışılır ama boşluk kapanmaz. Çünkü hiçbir çanta insanın değer duygusunu tamamlayamaz. Hiçbir otomobil kültür eksikliğini gideremez. Hiçbir gösterişli konak, gelişmişlik sağlayamaz. Hiçbir gökdelen, adaletsizliği örtemez. Hiçbir dev alışveriş merkezi, üretmeyen bir ekonomiyi kalkınmış yapamaz. Buna karşın sizi; gelişmiş ülkelerin açık pazarı yapar. Gerçek gelişmişlik sessizdir; bağırmaz, göze sokmaz, konvoylarla dolaşmaz, açılışlarda kesilen kırmızı kurdele metrajıyla ölçülmez. Gerçek gelişmişlik; çocukların iyi beslendiği, gençlerin gelecekten korkmadığı, kadınların sokakta güvenle yürüdüğü, yaşlıların onurlu yaşadığı, bilim insanlarının ülkesinden kaçmak zorunda kalmadığı bir düzende vardır Gerçek varsıllık, herkesin görebileceği bir avizede değil; herkesin yararlanabileceği bir eğitim sistemindedir. Gerçek saygınlık, gösterişli konakların duvarlarında değil; adliye koridorlarında bulunur. Gerçek kalkınma, kentlerin ışıltılı dükkan vitrinlerinde değil; yurttaşın mutfağından anlaşılır. Ama biz ne yazık ki henüz yoksulluğumuzu gizlemek için halkın çoğunluğunun adım bile atamayacağı dükkanların vitrinlerini süslemekten öteye geçemiyoruz. Üretmeden tüketiyor, kazanmadan harcıyor, gelişmeden gelişmiş görünmeye çalışıyoruz. Sonra da bizi neden yolunacak kaz olarak gördüklerini anlamaya çalışıyoruz. Kazın tüylerini onlar yoluyor olabilir ama kazı pazara çıkaran, boynuna kurdeleyi bağlayan ve “Bakın ne kadar varsılım, varlıklıyım!” diye bağırtan düzeni de biraz olsun sorgulamak gerekir. Çünkü gelişmişlik, başkalarının gözünü kamaştırmak değildir. Gelişmişlik; hiç kimsenin gözünün başkasının tabağına kaymadan, başkasının yediği lokmaları saymadan yaşayabildiği hakça, insan onuruna yakışır bir toplum düzeni oluşturabilmektir. Selma Erdal; Didim, 16 Temmuz 2026
Benzer Videolar