SELMA ERDAL
Kissinger: İnsan Biçimindeki Jeopolitik Algoritma
Algoritmalardan öncesinde dünyayı diledikleri yönde biçimlendiren adamlar vardı.
Çekiştiren, itekleyen, devletleri birbirine yaklaştıran ya da birbirinden uzaklaştıran; bazı yönetimleri ayakta tutarken bazılarını çökerten adamlar…
Kuralları koyan, projeler hazırlayan, doktrinler belirleyen; ülkeleri dost, düşman, müttefik, tehdit, pazar, üs, ham madde deposu ya da tampon bölge olarak sınıflandıran adamlar…
Yakın tarihimizde bu adamların en bilinenlerinden birisi Henry Kissinger idi.
Ama onu yalnızca etkili bir diplomat, güçlü bir devlet adamı ya da kurnaz bir stratejist olarak tanımlamak yeterli olur mu?
Bence Kissinger, algoritmaların henüz dünyayı kuşatmadığı bir dönemde çalışan, insan biçimindeki jeopolitik bir algoritmaydı.
Çünkü o da ülkeleri, halkları, liderleri ve savaşları belirli değişkenlere ayırıyor; bilgileri topluyor, olasılıkları hesaplıyor, güç dengelerini karşılaştırıyor ve Amerikan çıkarları bakımından en uygun sonucu bulmaya çalışıyordu.
Bilgisayar ekranı yoktu önünde belki ama haritaları vardı.
Askerî raporları, ekonomik göstergeleri, istihbarat bilgileri, diplomatik yazışmaları ve gizli görüşme tutanakları vardı.
Bir ülkenin ne istediğinden çok, ne işe yarayabileceğiyle ilgileniyordu.
Bir halkın nasıl yaşadığından önce, o halkın siyasal tercihlerinin küresel dengeyi nasıl etkileyeceğini hesaplıyordu.
Bir yönetimin demokrat olup olmadığı ise çoğunlukla ikinci plandaydı.
O önce şu soruya yanıt arıyordu: Bizim çıkarlarımıza uygun mu?
Çünkü jeopolitik hesaplarda ülkeler her dönemde yalnızca ülke değildir. Bazen askerî üstür. Bazen enerji koridorudur. Bazen ham madde deposudur. Bazen rakip gücün çevresine yerleştirilmiş bir ileri karakoldur. Bazen de başka halklara örnek olabilecek kadar tehlikeli, bağımsız bir siyasal deneydir.
Kissinger’ın çalışma biçimini bugünün diliyle şöyle açıklayabiliriz:
Girdiler toplanır. Devletlerin askerî, ekonomik ve siyasal güçleri ölçülür. İttifaklar, çatışmalar ve olası tehditler değerlendirilir. Sonra diplomatik pazarlıklar, yaptırımlar, gizli operasyonlar, savaşlar, yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar devreye sokulur.
Sonuçta adına “denge”, “istikrar” ya da “ulusal çıkar” denilen bir çıktı elde edilir.
Ne kadar akılcı görünüyor, değil mi? Ama asıl sorular tam da burada başlıyor:
Kimin dengesi? Kimin istikrarı? Kimin çıkarı? Ve bu hesapların bedelini kim ödüyor?
Çünkü büyük devletlerin “istikrar” dediği şey, başka halklar açısından baskı, darbe, işkence, yoksulluk ve bağımsızlığın ortadan kaldırılması anlamına gelebilir.
Kissinger’ın kitaplığımda bulunan Dünya Düzeni adlı eseri, onun dünyayı nasıl okuduğunu anlamak bakımından önemli bir metin. Kitabın temelinde şu düşünce var:
Dünya kendiliğinden düzene girmez. Düzen kurulur. Kuralları belirlenir. Sınırları çizilir. Meşru aktörleri tanımlanır.
Kurallara uyanlar sistemin içinde tutulur, uymayanlar ise tehdit ya da istikrarsızlık kaynağı olarak değerlendirilir.
Kissinger, farklı uygarlıkların ve devletlerin kendi dünya düzenlerini nasıl kurduklarını anlatır. Avrupa’nın Westphalia sistemini, Amerika’nın evrensel değer iddiasını, İslam dünyasının tarihsel siyasal anlayışını ve Çin’in kendisini merkeze yerleştiren düzen tasavvurunu karşılaştırır.
Ama burada “düzen” sözcüğünün büyüsüne kapılmamak gerekir. Çünkü her düzen adil değildir. Cezaevi de düzenlidir. Kışla da düzenlidir. Kölelik sistemi de kendi içinde kurallı bir düzendir. Sömürge yönetiminin de merkez ile çevre arasındaki görevleri, sınırları ve yetkileri bellidir.
Öyleyse yalnızca “Düzen var mı?” diye soramayız. Şunu da sormamız gerekir:
Düzeni kim kuruyor? Kuralları kim belirliyor? Kimler sistemin meşru üyeleri kabul ediliyor? Kimlerin itirazı tehdit olarak görülüyor? Ve düzenin sürdürülmesi uğruna kimlerin yaşamı gözden çıkarılıyor?
Kissinger’ın dünyasında istikrar, çoğunlukla değişimden daha değerlidir. Çünkü değişim belirsizlik yaratır. Belirsizlik hesaplanabilirliği azaltır. Hesaplanamayan halk hareketleri, devrimler ve siyasal talepler ise büyük güçlerin kurduğu dengeyi bozabilir. Bu nedenle "Kissenger ve benzeri" insan biçimindeki jeopolitik algoritma, bir devrimin haklı olup olmadığından önce güç dengesini nasıl etkileyeceğine bakar. Halkların özgürlük talepleri bile büyük satranç tahtasının birer değişkenine dönüştürülür.
Yine kitaplığımda bulunan Kissinger’ın "Çin: Dünden Bugüne Çin" adlı çalışması da bu düşünme yöntemini başka bir yönden açığa çıkarır.
Kissinger, Çin’i yalnızca güncel ekonomik ya da askerî gücüyle değerlendirmez. Binlerce yıllık devlet geleneği, tarihsel belleği, savaş ve diplomasi anlayışı içinde okumaya çalışır. Çin, onun gözünde yalnızca belli bir anda fotoğrafı çekilecek bir devlet değildir. Geçmişi bugünün içine taşıyan, uzun süre bekleyebilen, stratejik belleğini kolay kolay kaybetmeyen bir uygarlıktır.
Batılı siyasal akıl çoğunlukla kesin sonuç ister:
Rakibi yenmek… Yönetimi değiştirmek… Savaşı kazanmak… Yeni kuralları ilan etmek…
Kissinger’ın yorumladığı Çin stratejik geleneği ise daha sabırlı ve dolaylıdır. Rakibi tek hamlede ortadan kaldırmak yerine hareket alanını daraltır. Seçeneklerini azaltır. Doğrudan çatışmadan sonucu kendi lehine çevirmeye çalışır. Bir bakıma taşları değil, oyunun oynandığı alanı denetler.
Kissinger’ın Çin’e duyduğu ilginin temelinde de bu stratejik akrabalık vardı sanırım. Anlık öfkeden çok uzun vadeli hesap… Ahlaki bildiriden çok güç ilişkilerinin dikkatle okunması… Rakibi yok etmekten çok davranışlarını yönlendirme… Görünür zaferden çok kalıcı üstünlük…
Kissinger’ın 1971’deki gizli Pekin ziyareti ve sonrasında gelişen ABD-Çin yakınlaşması da bunun uygulamadaki en bilinen örneklerinden biriydi.
Çin, yalnızca ilişki kurulacak yeni bir ülke değildi. Sovyetler Birliği karşısında kullanılabilecek bir denge unsuruydu. Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki çatlak, Amerikan dış politikasına yeni bir hareket alanı kazandırıyordu. Washington, Moskova ve Pekin arasındaki üçgenin bir köşesi hareket ettirildiğinde diğer iki köşenin nasıl etkileneceği hesaplanıyordu.
Devletler birbiriyle ilişki kuran bağımsız varlıklar değil, büyük bir denklemin değişkenleri gibi ele alınıyordu.
Bir algoritma başka türlü mü çalışır?
Verileri toplar. Örüntüleri belirler. Olasılıkları hesaplar. Sonucu öngörür. Sonra hedefe ulaşmak için en uygun yolu seçer. İşte Kissinger’ın yaptığı da buydu.
Ancak onun hesap tablolarındaki devletlerin içinde insanlar yaşıyordu. Savaş başladığında ölenler satranç taşları değildi. Darbeler olduğunda cezaevlerine doldurulanlar soyut değişkenler değildi. Ekonomik kuşatmalar uygulandığında aç kalanlar rakamlardan ibaret değildi. Çocuktu. Kadındı. İşçiydi. Öğrenciydi. Yurttaştı. Şili bunun en açık örneklerinden biridir.
Salvador Allende seçimle iktidara geldiğinde sorun yalnızca Şili’nin nasıl yönetileceği değildi. Allende’nin sosyalist programının başka Latin Amerika ülkelerine örnek olmasından kaygı duyuluyordu.
Bir halk sandığa gitmiş, kendi yöneticisini seçmişti. Ama başka bir ülkenin yöneticileri bu sonucun kendi çıkarlarına uygun olmadığına karar vermişti. Bu koşullarda demokrasinin gerçek değeri de ortaya çıkıyordu:
Sandıktan istenilen sonuç çıkarsa halk iradesi… İstenilmeyen sonuç çıkarsa istikrarsızlık tehlikesi…
Demokrasi, egemen gücün çıkarlarına hizmet ettiği sürece kutsal; çıkarlarına ters düştüğünde ise yönetilmesi gereken bir sorun durumuna geliyordu.
Bugün dijital platformların insanları ve düşünceleri sınıflandırmasına şaşırıyoruz. Oysa devlet aklı bunu çok daha önceden yapıyordu. Yalnızca adına algoritma denmiyordu.
Bazı ülkeler ve liderler belirli dönemlerde göklere çıkarılıyordu; “Örnek demokrasi” deniyordu, “Bölgesel model” deniyordu, "Vazgeçilmez müttefik” deniyordu.
Sonra dengeler değişiyordu. Aynı lider birdenbire diktatör oluyor… Aynı ülke tehdit ilan ediliyor… Daha dün eli sıkılan yönetim, bugün uluslararası toplumun dışına itiliyordu. Çünkü egemen güçlerin sadakati, çoğunlukla kişilere, halklara ya da ilkelere değil; çıkarların sürekliliğine yöneliktir. Yüceltme de çökertme de bu nedenle anlıksaldır.
Kullanışlı olduğunuz sürece değerlisinizdir. Kullanım süreniz dolduğunda vitrinden indirilirsiniz. Gerektiğinde de geçmişiniz yeniden yazılır.
Bugün ne değişti?
Algoritmalar Kissinger gibi stratejistlerin yerini mi aldı? Bence hayır. Daha doğrusu, Kissinger’ın temsil ettiği iktidar aklı algoritmalar aracılığıyla çoğaltıldı, hızlandırıldı ve görünmezleştirildi.
Kissinger devletlerin davranışlarını değiştirmeye çalışıyordu. Bugünün algoritmaları tek tek insanların davranışlarını biçimlendirebiliyor.
Kissinger’ın önünde ülkelerin askerî gücü, ekonomik kapasitesi ve siyasal eğilimleri vardı. Bugünkü veri merkezlerinde ise milyarlarca insanın ne satın aldığı, ne okuduğu, ne izlediği, kimden korktuğu, kime öfkelendiği, hangi siyasal görüşe yaklaştığı, hatta ekranda hangi görüntünün üzerinde kaç saniye durduğu kayıt altına alınabiliyor.
Eskiden propaganda kitleseldi. Bugün kişiye özel hazırlanabiliyor. Örneğin aynı lider bir kişiye kahraman, diğerine şeytan olarak gösterilebiliyor. Aynı ülkede yaşayan insanlar, aynı dünyada yaşadıklarını sanırken birbirinden bütünüyle farklı dijital gerçekliklere kapatılabiliyor.
Üstelik eski iktidarın en azından bir yüzü vardı. Kissinger’ın adı, makamı ve imzası vardı. Bir kararın peşine düştüğünüzde sorumlunun kim olduğunu az çok bulabiliyordunuz. Bugün ise sorumluluk parçalanıyor. Şirket, “Algoritma böyle önerdi,” diyor. Siyasetçi, “Uzmanlar böyle değerlendirdi,” diyor. Uzman, “Veriler bunu gösterdi,” diyor. Yazılımcı, “Benden isteneni kodladım,” diyor. Yönetici, “Sistem otomatik karar verdi,” diyor.
Milyonlarca insanın yaşamını etkileyen bir karar ortaya çıkıyor ama sorumluluğunu üstlenen kimse bulunamıyor. Kissinger’ın insan biçimindeki jeopolitik algoritmasının hiç değilse bir yüzü vardı. Ekonomiyi düzenlediği varsayılan "gizli el" gibi, dünya siyasetini de "kendi devletinin çıkarlarına göre düzenleyen, maniple eden güçlü bir gizli el" vardı. Onu tanıyorduk, biliyorduk, plotlarını, planlarını er ya da geç öğreniyorduk.
Oysa bugünkü algoritmik iktidarın yüzü yok. Vicdanı yok. Utanması yok. Hesap vermesi istendiğinde konuşacak ağzı bile yok.
Ama yanılmayalım; algoritmalar kendi kendilerine amaç belirlemez. Onlara amacı verenler vardır. Veriyi seçenler vardır. Kuralları koyanlar vardır. Kodun içine kendi çıkarlarını, korkularını, ideolojilerini ve önyargılarını yerleştirenler vardır.
Bu nedenle yalnızca “Algoritma ne yapıyor?” diye sormak yetmez. Şunu da sormalıyız:
Algoritmaya bunu kim yaptırıyor?
Kimin yararına yaptırıyor?
Bedelini kimlere ödetiyor?
Dün dünyayı birkaç adamın aklına, vicdanına ya da vicdansızlığına bırakmışlardı. Bugün o adamların hesaplarını algoritmalara yüklediler. Burada bir paradigma değişimi vardır.
Değişen paradigma; dünyanın çekiştirilip iteklenmesi değil, çekiştiren elin görünmezleşmesidir.
Dünlerde kuklacıyı perde arkasında arardık. Bugün perde de kukla da kuklacı da dijital… Ama algoritmaların parmakları yok, dolayısıyla ipleri bağlayanlar dün olduğu gibi bugün de insanlardır.
Selma Erdal; Didim, 6 Ağustos 2026