SELMA ERDAL
Sürdürülebilir Ölüm Yolculukları
Sokrates; yalnızca soru sorduğu için baldıran zehrini içmek zorunda kaldı. Düşünün bir kez; onun silahı yoktu, ordusu yoktu, partisi yoktu. Hiç kuşkusuz televizyon kanalı yoktu, doğal olarak sosyal medya hesabı da yoktu. O yalnızca soru soruyordu. Neden? Nasıl? Hangi hakla? Hangi bilgiye dayanarak? Gerçekten biliyor musunuz?
Ve o günlerden beri otoriter zihniyetlerin en çok korktuğu insan tipi; yalnızca bağıran, çağıran, söven insan değildir. Gerçekten çekinilen insan; düşünen, soran ve sorgulayan insandır Sokrates'in yaşadığı o ilk çağlardan beri... Çünkü soru; mutlakiyetçi kesinlik duvarına açılmış küçücük bir deliktir. Örneğin önce bir soru gelir: “Bu doğru mu?” Ardından ikincisi: “Hangi kanıta dayanıyor?” Sonra üçüncüsü: “Kimin yararına?” Ve bir bakmışsınız ki egemen anlayışın yıllardır ördüğü duvar çatlamaya başlamış ya da aradan bir taş çekilmiş, oyuk açılmış, kim bilir belki de duvar yıkılabilir sorular soruldukça...
İşte soru sormakla ünlü Sokrates; bugün bizim coğrafyamızda yaşasaydı ne olurdu acaba? Her soru sordukça, ifade özgürlüğünün sınırlarını daraltan yasal yaptırımlar bir balyoz gibi kafasına mı inerdi? Kuşkusuz eleştiri ile hakaret arasındaki o ince çizginin, uygulamada nasıl adaletsiz bir yargı süzgecine dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bu tür yasal süreçlerin gazabına uğramış, düşüncesi yüzünden adliye koridorlarıyla tanışmış pek çok insan var bu topraklarda. Ama sorun yasaların yalnızca ne yazdığı değildir. Sorun; düşünmenin, sormanın, sorgulamanın giderek nasıl “otoriteye bir tehdit” gibi algılandığıdır. Çünkü güç merkezileştikçe, kurumsal politikaları sorgulamak sistemin kendisini sorgulamakla eş değer tutulur. Yapısal bir hatayı eleştirmek devlete, devleti eleştirmek ise doğrudan toplumsal değerlere saldırıymış gibi yansıtılabilir; eleştirel sesler kolayca "hıyanet" parantezine alınabilir. Böylece soru sormak doğrudan suç sayılamasa bile, soran insan kuşkulanılası biri konumuna getirilir.
Ve hukuk? Elbette biçimsel olarak hukuk vardır; mahkeme vardır, savcı vardır, dosya vardır, tutanak vardır, mühür vardır. Ama bütün bu biçimsel yapıların arkasında başka bir egemenlik büyür: Korku. Hukuk maskeli korku… Baskılı korku… Tehditli korku… Bu koşullarda insanlar üç maymunu oynamayı gönüllü olarak seçmezler; çoğunlukla oynamak zorunda bırakılırlar: Görmedim. Duymadım. Konuşmadım. Ve belki de dördüncü maymun da gelmiştir oraya: Bilmiyorum. Çünkü insan, söylediği sözün yarın hangi bağlamından koparılıp önüne konacağını bilemez. Komşusu şikâyet eder mi? Bir sosyal medya paylaşımı başına iş açar mı? Telefonu dinleniyor mu? Düşüncelerini açıkladığı sözleri yanlış anlaşılır mı? Bir sabah kapısı çalınır mı?
Korku düzeninin en büyük başarısı herkesi tutsak almak değildir. Üstelik herkesi tutsak alamazsınız. Herkesin peşine bir gözetmen de takamazsınız. Geçmişin totaliter rejimlerinde olduğu gibi her yurttaşı izlesin diye bir görevli bulmanıza da gerek yoktur. Yurttaşın zihnine bir "iç polis" yerleştirdiğinizde; o kişi kendi kendisini denetler. Kendi sözünü keser. Kendi paylaşımını siler. Kendi sorusunu yutar. Kendi suskunluğunu üretir. Haydi doğru söyleyin; hangimiz kendi kendimizi denetlemiyoruz ki? İşte gerçek korku düzeni budur.
Bilindiği gibi; sağ ya da sol… Totaliter rejimlerin ideolojik renkleri değişir ama yöntemleri birbirine benzer. Hitler başka bir bayrağın altında yürüdü, Stalin başka bir bayrağın. Hitler Yahudiler'i düşmanlaştırdı, insanlıktan çıkardı ve soykırıma (Holokost) uğrattı. Stalin döneminde Ukrayna halkı Holodomor’un ölümcül açlığıyla karşı karşıya kaldı. Birinde ırk söylemi vardı. Diğerinde sınıf, devlet, karşıdevrim, sabotaj söylemi. Sözcükler değişti ama düşman üretme yöntemi değişmedi. Önce bir topluluk seçilir. Sonra o topluluk; halkın başına gelen sorunların, felaketlerin nedeni ya da sorumlusu olarak hedef gösterilir. Ardından insanlıktan çıkarılır. Sonra ona yapılanlar meşrulaştırılır. Bütün bu insanlık dışı olaylar yaşanırken halk; üç maymunu oynar. Çünkü halk korkar.
Bugün elbette geçmiş yüzyılların o katı totaliter rejimlerinin tarihsel koşullarının aynısı yok. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Bir halkı yoksunluğa tutsak etmenin tek yolu, tahıl ambarlarını kilitlemek midir? Market rafları doluyken halkın cüzdanını sistematik olarak boşaltan bir ekonomik model inşa ederseniz ne olur? Peynir vardır ama emekli alamaz. Süt vardır ama çocuk içemez. Et vardır ama aile yiyemez. Meyve vardır ama kilo ile değil tane ile alınır. Zeytinyağı vardır ama şişesi vitrinleri süsler. En önemlisi de protein vardır ama yalnızca parası olana... Sonra çıkıp istatistiksel raporlarla dersiniz ki: “Ülkede arz sıkıntısı yok." Doğrudur; ülkede mal kıtlığı yoktur. Ama erişim yeteneği yoktur, halkın satın alma gücü kalmamıştır. Çünkü besinlerin market raflarında bulunması, yurttaşın ona ulaşabildiği anlamına gelmez.
İşte çağdaş bölüşüm şoklarının inceliği burada başlar. Geçmişin baskıcı rejimleri doğrudan ürüne el koyardı, bugünün kurumsal düzeni reel geliri eritir. Dünün rejimi köylünün ambarını boşaltırdı, bugünün makroekonomik tercihleri emeklinin cüzdanını boşaltır. Dünün iktidar yapıları insanın önündeki ekmeği alırdı, bugünün düzeni ekmeği rafta bırakır ama insanın ona uzanacak ekonomik gücünü elinden alır.
Sonuç olarak; halk belki daha ucuz yer, ama daha kalitesiz yer. Proteinden vazgeçer, peyniri sofrasına koymaz, en ucuz protein kaynağı olan yumurtayı bile satın alırken duraksar. Bakliyatı alırken; cebimdeki para yeter mi diye kırk kere düşünür. Sebze ve meyveyi akşam pazarında tezgah altlarında arar. Sonucunda toplumun karnı belki doyar (ya da dolar) ama bedeni beslenmez. Çünkü doymak başka şeydir, beslenmek başka... Üstelik uzun süreli ve niteliksiz beslenme; kas kaybına neden olur, kişinin direncini düşürür, sağlıklı yaşlanmayı zorlaştırır, kronik hastalıklar bedenlere yerleşir, özellikle de çocukların gelişimi olumsuz yönde etkilenir. Ama bu olumsuzlukların hiç biri ertesi günün ana akım medyasında manşet olmaz.
Hiç bir gazete “Sosyo-ekonomik yoksunluk nedeniyle toplumun yaşam süresi geriliyor" diye bilimsel gerçekleri manşet yapmaz. Hiç bir resmi araştırma kurumu “Bu ay binlerce insan; yaşanan ekonomik kriz nedeniyle proteinden biraz daha uzaklaştı” diye dürüst istatistikler yayımlamaz. Dahası hiç bir televizyon kanalı “Emekli bu hafta peynir, zeytin alamadı yalnızca kuru ekmek yedi” diye toplumsal bir dramı görünür kılmaz. Çünkü yoksulluk insanı bir günde öldürmez. Önce tabağından, sonra bedeninden, sonra sağlığından, sonra yaşam sevincinden, en sonunda yaşamından çalar.
İşte biz bu yaşam koşullarına kalkınma mı diyeceğiz? Özellikle de Sürdürülebilir Kalkınma mı diyeceğiz?
Ne değerli bir kavram değil mi? Sürdürülebilir Kalkınma... Köprüler sürdürülebilir. Otoyollar sürdürülebilir. Havalimanları sürdürülebilir. Beton sürdürülebilir. Rant sürdürülebilir. İhale sürdürülebilir. Ama ya insan için sürdürülebilir kalkınma nedir?
Çocuk ne yiyor? Emekli nasıl besleniyor? Kadın evde herkesi doyurduktan sonra kendisine ne kalıyor? İşçi kaç yaşında kronik hastalıklarla tanışıyor? Yurttaş doktora zamanında gidebiliyor mu? Dişini yaptırabiliyor mu? Hasta; kanser taramasına erişebiliyor mu? Halk sağlıklı olarak kaç yıl yaşayabiliyor? Bunları sormadan hangi kalkınmadan söz ediyoruz?
Belki de bu topraklarda yaşanan durum, ne yazık ki gerçek bir kalkınma değildir. Belki de biz, ayırdına varmadan başka bir çağın esaretindeyiz: Sürdürülebilir ölüm yolculukları çağı... İnsanların hemen ölmediği… Ama yavaş yavaş sağlığını yitirdiği… Yetersiz beslendiği… Sürekli yapısal stres altında yaşadığı… Kronik hastalıklarla daha erken tanıştığı… Sağlıklı yaşam yıllarını yitirdiği… Ve bütün bunların “yaşam pahalılığı”, “enflasyon”, “bütçe disiplini”, “ekonomik program”, “tasarruf tedbirleri” gibi steril, teknokratik sözcüklerin arkasına saklandığı bir çağdayız.
Belki de bu çağda kimin yaşatıldığı ya da kimin biyopolitik olarak ölüme bırakıldığı önemlidir ve belki de yaşadığımız koşullarda temel soru budur. Çünkü bir toplumda varsıl olan daha iyi besleniyor, daha iyi sağlık hizmeti alıyor, daha uzun ve sağlıklı yaşıyor; yoksul olan ise daha niteliksiz besleniyor, tedavisini erteliyor, kronik hastalıklarla boğuşuyor ve yaşamının son yıllarını hastalık içinde geçiriyorsa; orada var olan eşitsizlik yalnız gelir eşitsizliği değildir. Yaşam süresi eşitsizliğidir. Sağlıklı yaşam eşitsizliğidir. Ölüm eşitsizliğidir.
Ve belki en acısı da şudur: Üniversiteler? Onlar da büyük ölçüde susuyor. Sokrates’in soru sorma mirasını taşıması gereken kurumlar, mevcut idari vesayet düzeniyle giderek “yüksek lise”lere dönüşüyor. Öğrenci soru sormuyor. Hoca risk almıyor. Akademisyen kadrosunu düşünüyor. Rektör uyumu gözetiyor. Böylece toplum üç maymunu oynarken üniversite de dördüncü maymun oluyor: Düşünmüyor.
Oysa üniversite, toplumun sustuğu yerde konuşmalıydı. Korktuğu yerde sormalıydı. Kurumsal dogmaların kesinlik ürettiği yerde bilimsel kuşku üretmeliydi. Sokrates’in mirası buydu. Ama anlaşılan o ki baldıran şişeleri biçim değiştirdi. Dün şişenin içinde zehir vardı, bugün otosansür ve korku var. Dün sürgün vardı, bugün akademik ve ekonomik olarak yoksullaştırma var. Dün gizli polis vardı, bugün insanın zihnine yerleşmiş o iç polis var. Dün insanlar tel örgülerin ardında tutuluyordu, bugün milyonlar market raflarının önünde, ceplerindeki para yetmediği için görünmez ekonomik tel örgülerin ardında kalıyor.
Ne diyelim? Sürdürülebilir kalkınmamız kutlu olsun. Yeter ki yolculuğun nereye doğru sürdürüldüğünü sormayalım. Çünkü bu düzende artık soru sormak da pahalı; tıpkı protein gibi...
Selma Erdal; Didim, 7 Temmuz 2026