SELMA ERDAL
Söverken Öven, Överken Döven Bir Yazı
AKP’ye eleştiri, Erdoğan’a kredi... Ne şiş yansın ne kebap.
Bazı yazılar vardır; okurken insan bir türlü karar veremez:
Yazar eleştiriyor mu, övüyor mu?
Bir bölümde tokadı yapıştırır, öteki bölümde sırt sıvazlar.
Bir paragrafta “olmadı” der, sonrakinde “ama yapan da yaptı” diye hakkını teslim eder.
Sonunda okur kalır ortada:
Ne şiş yanmıştır ne kebap.
İnternet ortamında T24 yazarlarından Hasan Bülent Kahraman’ın “Kültürel iktidar mı, pasif devrim mi?” başlıklı yazısını okurken bende oluşan duygu biraz böyle oldu değerli okur...
Merak eden yazının aslını da okusun; sonra dönüp birlikte bakalım kim kimi dövüyor, kim kimi övüyor:
Hasan Bülent Kahraman – “Kültürel iktidar mı, pasif devrim mi?”
Yazı Antonio Gramsci’den başlıyor.
Kültürel hegemonya, pasif devrim, Althusser, ideolojik aygıtlar...
Anlayacağınız, kavramsal sofra zengin; Gramsci’nin
Hapishane Defterleri masada... Kemalizm masada... AKP masada... Muhafazakârlık masada... Osmanlı imgesi masada... Erdoğan da masada...
Ama yazının içeriğinde sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gelince masanın düzeni biraz değişiyor.
AKP’nin kültürel iktidar kuramadığı söyleniyor. Muhafazakâr dünyanın güçlü bir kültürel sentez üretemediği söyleniyor.
Ortaya çıkarılan Osmanlı imgesinin yer yer düşsel, teatral, dahası “kiç” olduğu söyleniyor. Muhafazakârlığın Türkiye’de gerçek anlamda bir ideoloji düzeyine erişemediği bile ima ediliyor.
Buraya kadar oldukça sert bir eleştiri var. İnsan, “Eh, yazar belli ki iktidarın kültür politikasını epeyce hırpalayacak” diye düşünüyor.
Sonra Erdoğan sahneye çıkıyor ve birden yazar ağız değiştiriyor:
AKP başka, Erdoğan başka.
AKP kültürel iktidar kuramamış olabilir ama Erdoğan siyaseti iyi biliyor. Dahası çevresindekilerden, kendisine akıl verenlerden çok daha iyi biliyor. Kültürel iktidar kurulamadı ama “pasif devrim” gerçekleştirilmiş.
Hem de öyle böyle değil; Türkiye’nin toplumsal yapısını, değerlerini, laiklik anlayışını, tarih algısını dönüştüren büyük bir tarihsel hareket...
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Hani başarısızdı?
Eğer bir siyasal hareket yirmi beş yılda toplumun değer sistemini, tarih algısını, gündelik yaşamını, kamusal sembollerini ve siyasal davranışlarını değiştirmişse buna kültürel başarısızlık mı diyeceğiz?
Yoksa başarısızlığı partiye, başarıyı lidere mi yazacağız?
Çünkü yazının muhasebesi biraz böyle çalışıyor:
AKP + kültür = başarısızlık.
Ama:
Erdoğan + siyaset = başarı.
Başarısızlık kolektif.
Başarı şahsi.
Kadrolar becerememiş. Muhafazakâr entelektüeller üretememiş. Kültür dünyası yetersiz kalmış.
Ama Erdoğan?
O siyaseti biliyor. Hem de herkesten daha iyi...
İşte burada benim beynimde küçük bir zil çalıyor ya da ışık yanıyor.
Çünkü bu, Türkiye’de hiç yabancısı olmadığımız bir anlatı biçimi:
“Lider iyi ama çevresi kötü.”
Bazen ekonomi kötü gider; bürokratlar suçludur.
Bazen politika yanlış çıkar; danışmanlar yanlış yönlendirmiştir.
Bazen parti başarısızdır; yerel örgütler yetersizdir.
Ama lider?
Lider görür. Lider bilir. Lider sezer. Lider stratejiyi kurar.
Bu anlatının ilginç bir özelliği vardır; iktidarın başarısızlıkları aşağıya doğru dağıtılırken başarılar yukarı doğru toplanır.
Bir bakmışsınız, koskoca siyasal sistemin bütün kusurları kadrolara paylaştırılmış, bütün becerileri ve başarıları tek kişide birikmiş.
İşte o noktada Gramsci biraz kenara çekiliyor.
Pasif devrim de öyle.
Karşımıza başka bir kavram çıkıyor:
Lider istisnacılığı
Bu bağlamda parti eleştirilebilir. Kadrolar eleştirilebilir. Muhafazakâr kültür eleştirilebilir. Dahası kültürel iktidar arzusu bile totaliterlikle ilişkilendirilebilir.
Ama lider bütün bunların üstünde ayrı bir yere konur. Sonra da bu yaklaşıma “objektif değerlendirme” denir.
Olabilir. Ama benim aklım başka türlü çalışıyor.
Ben böyle yazılarda yalnızca söylenene değil,
kimin nerede eleştiriden muaf tutulduğuna da bakarım.
Çünkü bazen birini övmek için “çok büyük liderdir” demeye gerek yoktur. Herkesi eleştirip onu istisna bırakmanız yeter.
Dahası var. Siz yazar olarak “AKP kültürel iktidar kuramadı ama Erdoğan pasif devrim gerçekleştirdi” dediğiniz anda, Erdoğan’ı sıradan bir parti lideri olmaktan çıkarıp tarihsel dönüştürücü konumuna yerleştirirsiniz.
Kemalist devrimden sonra Türkiye’yi yeniden biçimlendiren ikinci büyük tarihsel aktör gibi...
Bu artık küçük bir iltifat değildir. Oldukça büyük bir tarihsel payedir.
Yazının ilginçliği de buradadır; yazar bir yandan “Üretemediniz.” diyor, öte yandan “Ülkeyi dönüştürdünüz.” diyor.
Bir yandan “Kültürel iktidar kuramadınız.” diyor, öte yandan “Toplumun değerlerini değiştirdiniz.” diyor.
Bir yandan muhafazakâr kültürü hırpalıyor, öte yandan Erdoğan’ın siyasal zekâsını teslim ediyor.
Açık anlatımla:
Söverken övüyor.
Överken dövüyor.
Ve sonunda ne oluyor?
Ne şiş yanıyor ne kebap.
Elbette bunun neden böyle yazıldığını bilemeyiz.
Yazar gerçekten Erdoğan’ın siyasal yeteneğini böyle değerlendiriyor olabilir. Siyasal ihtiyat gösteriyor olabilir. Türkiye’nin bugünkü ifade ortamında sözlerini tartarak kullanıyor olabilir.
Bunlardan hangisinin doğru olduğunu metinden kesin olarak çıkaramayız. Ama niyet başka şeydir, metnin yaptığı başka.
Metnin yaptığı şey oldukça açıktır;
AKP’yi eleştirirken Erdoğan’a özel bir siyasal kredi açmak.
İşte benim takıldığım yer burası.
Çünkü bir siyasal hareketin yirmi beş yıllık sonucunu açıklarken her başarıyı tek kişinin siyasal dehasına bağlamak, Gramsci’nin kendisine de biraz haksızlık değil midir?
Hani sınıflar? Hani tarihsel blok? Hani sermaye ilişkileri? Hani kurumlar? Hani toplumsal ittifaklar? Hani kentleşme? Hani medya? Hani eğitim? Hani yeni orta sınıflar? Hani ekonomik dönüşüm? Hani küresel koşullar?
Bunların hepsini geriye çekip
“Erdoğan siyaseti çok iyi biliyor.” dediğinizde, Gramsci’den başladığınız yol biraz Machiavelli’ye çıkıyor. Düzen eleştiriliyor ama Prens ayrı tutuluyor sanki. Parti hırpalanırken liderin siyasal mahareti özenle teslim ediliyor.
Bu bir siyasal çözümleme mi, lidere açılmış ihtiyatlı bir kredi mi?
O da ayrı bir yazının konusu olsun.
Şimdilik şunu söylemekle yetinelim:
Bazen en güvenli eleştiri biçimi, iktidarı eleştirirken lideri övmektir.
Okuyan muhalif “Bak, eleştiriyor.” der.
İktidar yanlısı “Bak, Erdoğan’ın hakkını teslim ediyor.” der.
Yazar da iki tarafın arasından yürüyüp gider.
Şiş sağlam.
Kebap sağlam.
Erdoğan’ın siyasal hanesine yazılan kredi de sağlam.
Bizim payımıza da Gramsci’yi yeniden okumakla birlikte, böylesine dövmekle övmek arasında mekik dokuyan bir yazıya bakıp sormak düşer:
Korku dağları mı bekliyor, siyasal ihtiyat mı ağır basıyor, yoksa gerçekten lider ile partiyi birbirinden böyle mi ayırıyor?
Yanıtını yazar bilir.
Bizim bildiğimiz şu:
Şiş sağlam.
Kebap sağlam.
Ne diyelim?
Bundan iyisi Şam’da kayısı...
Selma Erdal; Didim, 23 Ağustos 2026