SELMA ERDAL
BİR, BİR…
Eğer gerçekten de yeterliyse BİR; bir düşünelim bakalım, bu bağlamda acaba neler denir?
Değil mi ki BİR TÜRK DÜNYAYA BEDEL…
Bedelli askerlik herkese gelsin.
Bir Türk gerçekten dünyaya bedelse koskoca bir orduya ne gerek var?
Bir Türk çıkar, bütün sınırları korur; geri kalanlar da parasını verir, askerlik görevini yerine getirmiş sayılır.
Öyle ya…
Bir Türk dünyaya bedel ama kimi Türkler aylarca kışlada beklerken, kimi Türklerin vatan borcu banka dekontuyla ödenir.
Demek ki söylemlerde herkes eşit; uygulamada parası olanlar biraz daha eşit.
Değil mi ki BİR TEK ADAM BİZE YETER…
TBMM’deki 600 vekil evine gitsin.
Bir tek adam gerçekten hepimize yetiyorsa; Meclise, milletvekiline, yasama organına ne gerek var?
Bir kişi düşünsün, bir kişi karar versin, bir kişi konuşsun. Geri kalanlar el kaldırsın, alkışlasın; sonra da evlerine gitsin.
Meclis yalnızca 600 kişinin oturduğu büyükçe bir salon değildir. Değişik düşüncelerin, kentlerin ve toplumsal kesimlerin temsil edildiği; yasaların tartışıldığı, bütçenin sorgulandığı, yürütmenin denetlendiği yer olmalıdır.
Ama bütün yetkiler tek merkezde toplanmışsa 600 kişinin varlığı çoğulculuk anlamına gelmez. Anlamsız ve işlevsiz bir sayısal çokluk vardır orada…
Üstelik bir tek adam bize yetiyorsa 600 milletvekili niçin maaş alıyor?
Yok, 600 milletvekiline gerçekten gerek varsa bir tek adam nasıl hepimize yetiyor?
Buradaki denklemde bir yanlışlık mı var acaba?
Değil mi ki BİR TEK KILIÇDAROĞLU…
CHP’li delegeler partiden istifa edip yeni partiye gitsin.
Tek adamlık yalnızca iktidar partilerinde görülmez. Muhalefet partileri de değişmez genel başkanlar, lidere bağlı delegeler ve parti içi itaat düzenleri oluşturabilir.
Bir siyasal parti genel başkanından büyük değilse biliniz ki parti olmaktan çıkmış, kişinin siyasal mülküne dönüşmüş demektir.
Gerçek demokrasilerde genel başkanlar gelir, gider; partiler kalır.
Bizdeyse lider giderken parti dağılır, parti dağılırken lider yeni bir parti kurar; delegeler de düşüncelerinin değil, kişilerin ardından yürür.
Sonra bu toplu yürüyüşün adına demokrasi denir.
Siyasal tarihimiz bu olumsuz örneklerle doludur; Turgut Özal ve Bülent Ecevit’in ardından siyasal ağırlığını büyük ölçüde yitiren partileri gibi…
Değil mi ki BİR TEK İNŞAAT SEKTÖRÜ…
Tarım, sanayi, ticaret, turizm bitsin.
Bir ülke yalnızca betonla büyüyebiliyorsa tarlalara, fabrikalara, teknolojiye ve üretime ne gerek var?
Her boşluğa konut, her kıyıya otel, her ormana maden, her dereye beton kanal yaparız; adına da kalkınma deriz.
Yapılaşma elbette gereklidir. Ancak kalkınmanın aracı olmaktan çıkıp ekonominin başköşesine oturduğunda üretimin yerini rant alır.
Sonrasında tarım çöker, sanayi dışa bağımlı olur, kıyılar betonlaşır; konut barınma aracı olmaktan çıkıp para basma makinesine dönüşür.
Yapılar yükselirken halk yoksullaşıyorsa yükselen ülke değildir; yükselen yalnızca beton bloklar ve onların arkasındaki rant kuleleridir.
Değil mi ki BİR TEK KARAYOLLARI…
Raylar sökülsün, limanlar ve havaalanları kapatılsın.
Ulaşım denildiğinde aklımıza yalnızca asfalt geliyorsa; demiryollarını, denizyollarını ve toplu taşımayı ortadan kaldıralım.
Herkes otomobil alsın, alamayan evinde otursun.
Kentler trafik ve egzoz içinde boğulunca bir yol daha yapalım. O yol da dolunca bir başkasını…
Böylece talan edelim ormanları, otlakları, yeşil alanları…
Oysa çağdaş ulaşım; karayolunu, demiryolunu, denizyolunu, toplu taşımayı, bisikleti ve yaya ulaşımını birlikte düşünmektir.
Çünkü yol yalnızca bir yerden bir yere gitmez.
Bazen kamu kaynaklarından belirli sermaye çevrelerine doğru da gider; Hem de geçiş garantili, kamu bütçesi açısından ağır yük garantili olarak gider.
Değil mi ki BİR TEK TARİKATLAR…
Siyasal partiler, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları yasaklansın.
Yurttaşların özgürce örgütlenmesine ne gerek var?
Partiler, sendikalar, meslek odaları, kadın örgütleri ve çevre platformları kapatılsın.
Herkes kendisine uygun bir tarikat ya da cemaat bulsun.
İşi olmayanın, istediğini hakkıyla alamayanın şeyhin eteğine yüz sürdüğü, kamuda yükselmek isteyenin bir cemaate bağlandığı, çocuğunu okutmak isteyenin vakfın kapısına başvurduğu bir düzen kurulsun.
Devletin hak olarak sağlaması gereken ne varsa dinsel ya da siyasal bağlılıkların dağıttığı ayrıcalıklara dönüşsün.
Demokratik toplumda birey yurttaştır; hak talep eder.
Tarikat düzeninde ise bağlılık gösterir, soru sormaz, itaat eder.
Yurttaşın yerini mürit aldığında hukuk devleti de yerini sadakat ve sadaka devletine bırakır; o ülkede demokrasiden söz etmek de giderek güçleşir.
Değil mi ki BİR TEK ERKEKLER…
Kadınlık külliyen yasaklansın.
Erkekler bu dünyaya tek başlarına yetiyorsa kadınlara ne gerek var?
Gerçi erkek egemen düzen kadının bütünüyle ortadan kalkmasını istemez.
Çünkü kadının emeğini, bedenini ve anneliğini sömürmek ister; evde çocuklara, hastalara ve yaşlılara bakmasını ister.
Ama kadının bağımsız birey, kamusal özne, karar verici ve eşit yurttaş olmasını istemez.
Kadın var olsun ama görünmesin. Çalışsın ama yönetmesin. Konuşsun ama eleştirmesin. Yaşasın ama nasıl yaşayacağına kendisi karar vermesin.
Ataerkil düzenin özetle kadına söylediği şudur: Var ol ama özne olma!
Bu durumda kadınlığı külliyen yasaklayalım da erkek egemenliğinin kadın olmadan kaç gün yaşayabildiğini görelim.
Değil mi ki BİR TEK DÜŞÜNCE…
Düşünen beyinler dumura uğratılsın.
Bir tek doğru düşünce varsa düşünmeye ne gerek var?
Kitapları kapatalım, üniversiteleri susturalım; bilim insanlarını, gazetecileri, yazarları ve öğrencileri aynı basmakalıp sözleri yinelemeye zorlayalım.
Sorular tehlikelidir; çünkü başka yanıtların da var olabileceğini gösterir.
Düşünen insan karşılaştırır, bağlantı kurar, çelişkileri görür ve kendisine sunulan hazır gerçeklerle yetinmez; sürekli soru sorar, sorgular, araştırır, eleştirir.
Tekçi düzenin korktuğu bilgisizlik değildir; bilgisizliği kolayca yönetir.
Korktuğu şey, “Başka türlü olabilir mi?” diye sorabilen insandır.
Bu nedenle düşünen beyinleri yok etmek de gerekmez.
Geçim sıkıntısıyla, korkuyla, ekranlarla, algoritmalarla ve sürekli bilgi gürültüsüyle yormak, bunaltmak yeterlidir.
İnsan her şeyi görür ama hiçbir şeyi kavrayamaz duruma gelir; sonunda düşünen beyinler dumura uğrar.
Değil mi ki BİR TEK YAŞAM BİÇİMİ…
Sinema, tiyatro, müzik, eğlence ortadan kaldırılsın.
Herkes aynı biçimde yaşayacaksa sanata ne gerek var?
Sinema başka yaşamları gösterir. Tiyatro iktidarın yüzüne ayna tutar. Müzik insanları bir araya getirir. Mizah korkunun duvarını deler.
Bu nedenle tekçi düşünce sanattan hoşlanmaz.
Çünkü sanat, dünyanın yalnızca iktidarın anlattığı gibi olmadığını eleştirel mizah ve hiciv yoluyla toplumlara gösterir.
Bir tek yaşam biçimini dayatanlar son aşamada kadınların nasıl giyineceğine, gençlerin nasıl eğleneceğine, insanların ne dinleyeceğine, kimi seveceğine ve nasıl güleceğine karar vermek ister.
Sonra da dayattıkları bu yaşam biçimlerine “toplumun değerleri” adını verirler.
Oysa toplum tek bir değerler bütününden oluşmaz.
Çünkü toplum, değişik yaşamların birbirini yok etmeden bir arada yaşayabilme iradesidir.
Tersine durumda ortaya çıkan oluşuma; toplum ya da cemiyet değil, toplu itaatin mekânı cemaat denir.
Değil mi ki BİR TEK DÜŞÜNCE TİPİ…
Çok seslilik, çoğulculuk engellensin.
Tek düşünce yalnızca ne düşünüleceğini değil, nasıl düşünüleceğini de belirlemek ister.
Herkes aynı kişileri sevsin, aynı kişilerden nefret etsin.
Bir görüşün doğru olup olmadığına kanıtlar değil, o görüşü kimin söylediğine göre karar verilsin.
Bizden biri söylüyorsa doğrudur; “karşı mahalleden” biri söylüyorsa yanlıştır.
Böylece insanlar düşünmekten kurtulur; yalnızca taraf tutar.
Çok seslilik herkesin aynı anda bağırması değil, değişik düşüncelerin korkmadan ve özgürce açıklanabilmesidir.
Çoğulculuk da başkalıkların göstermelik bir süs gibi vitrine konulması değil, karar süreçlerine gerçekten katılabilmesidir.
Tekçi düzen değişik sesleri susturamadığında görünmezleştirir, itibarsızlaştırır ya da birbirine düşürür.
Sonunda herkes konuşur ama kimse birbirini dinlemez, kimse birbirini duymaz. Anarşi de, toplumsal kavga da işte bu çatışmadan doğar.
Değil mi ki bir tek TRUMP varsa…
Değil mi ki dünyaya egemen olan yalnızca AMERİKA ise…
Yeter ama; bütün dünya buna bir DUR desin!
CUMHURBAŞKANIMIZ gibi herkes “DÜNYA 5’TEN BÜYÜKTÜR” diyerek sesini yükseltsin de görelim ne kadar DEMOKRAT olduklarını…
Bir tek devlet bütün dünyaya yetiyorsa Birleşmiş Milletler'e, uluslararası hukuka ve bağımsız devletlere ne gerek var?
Amerika karar versin; ülkelerin yönetiminde kimin demokrat, kimin diktatör olduğuna…
Hangi ülkenin bombalanacağına, hangisinin silahlandırılacağına, hangisine yaptırım uygulanacağına…
Uluslararası hukuk; güçlülerin çıkarına uygunsa uygulansın, değilse rafa kaldırılsın.
Elbette bir devletin bütün dünya üzerinde böylesine sınırsız güç kurmasına karşı çıkılmalıdır.
Ama tek kutuplu dünyaya karşı çıkanlar kendi ülkelerinde tek adam yönetimini de savunmamalıdır.
Amerika bütün dünyaya hükmedince emperyalizm ama kendi ülkemizde bir kişi herkese hükmedince ulusal irade…
Bu durum bir çelişki değil de nedir?
Elbette ülkedeki tekçilik, ülke sınırlarını geçince demokrasiye dönüşmez.
Evet, dünya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin veto yetkisine sahip beş değişmez üyesinden büyüktür.
Hiç kuşkusuz toplum da tek bir inançtan, tek bir cinsiyetten, tek bir yaşam biçiminden ve tek bir düşünceden büyüktür.
Çok kutuplu dünya isteyip çok sesli toplumdan korkmak da başlı başına bir çelişkidir.
Demokrasi yalnızca başkalarının egemenliğine karşı çıkmak değildir.
Kendimiz için istediğimiz özgürlüğü karşıtlarımız için de isteyebilmektir.
Demokrasi; dünyadaki büyük güçlere “Dur!” derken kendi ülkemizdeki, partimizdeki, ailemizdeki ve düşünce dünyamızdaki buyurganlara da “Dur!” diyebilmektir.
Çünkü demokrasi yalnızca beşten büyük olmak değildir.
Demokrasi, birden de büyük olabilmektir.
Selma Erdal; Didim, 20 Temmuz 2026