İBRAHİM FAİK BAYAV
Tağabün Suresi 4: Allah'ın 'Alim' Sıfatı, İnsanlar Üzerinde Tecelli Ediyor?
Teğabün Suresi dördüncü ayetini üç cümlede okuyalım:
BİRİNCİ CÜMLE:
''Yealemü ma fi es-semavati ve el-arzı''. Ayetin bu cümlesinde deniyor ki; Allah, göklerin ve yerin içinde ne varsa hepsini bilir.
Soru bir: Göklerin ve yerin içinde ne vardır ki, Allah var olanların hepsini bilir? Mesela, üstümüzde kanat çırpıp uçan kuşlar... onların da üstünde bulutlar... onlarında üstünde yıldızlar... filan mı? Yerin içinde olanlar, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar filan mı? Sevavatı ve yeri zaten o yaratmıştı, yaratılanın içinde yarattıklarını da elbette o bilecekti. ''Ne varsa bilir'' demesi, yarattıklarını, var ettiklerini bilir anlamında değildir.
Göklerin içinde ve yerin içinde, Allah'ın bildiği şeyler, sonraki zamanlarda insanlarca oluşturulup yerleştirilen şeylerdir... Onlar her insanın bilemeyeceği şeylerdir... Onlar zamanı gelince kullanılacaklar diye belirli yerlerde konuşlandırılmışlardır.
Soru iki: Allah göklerin içindekileri ve yerin içindekileri nasıl bilir?
Nasıl bildiğini biz bilemiyoruz. Allah'ın zatını göremediğimiz gibi, zatına ait bilme gücünün nasıl işlediğini de bilemeyeceğiz. Sadece şunu biliyoruz: Hiç bir faaliyet, onun izni olmadan gerçekleşmez.
Kur'an'da belirtilen şu hüküm hatıra gelecektir: ''Allah ''kün fe yekün'' كُنْ فَيَكُنْ sırınca 'ol' der o da olur... Sormaya, soruşturmaya bilgi almaya ihtiyacı yok.
Ayette işlenen bu konunun işlenme sebebi olmalıdır. Şu akla gelir: Ayetler o zaman için indirilmiş olsa da, içinde yüzyıllar ötesine işaretler taşıyacaktır. Bilme olayı, Allah'ın 'aliim' عَليمْ sıfatının insan üzerinde tecellisini oluşturur. İlimle güç kazanan ve otorite kuran insan, 'bilme' ve 'bulma' yeteneğini, Allah'ın 'alim' sıfatına ayna yapıp umuma gösterecektir.
Her çeşit sanayi, petrolün bulunmasıyla gelişti. Petrolün arzın neresinde olduğu, hesap ilmiyle bulundu. Yeryüzünün neresinden petrol çıkarılacağı bile hesap ile tespit ediliyor. Hatta, yerin içinde bulunan petrolün yapılan masrafa değip değmeyeceği... petrolün ne kadar yıl sonra biteceği bile hesap ilmiyle tespit edilebiliyor.
Ayetin anlaşılması için oluşan açıklamaya dikkat ediliyor mu? Tevhid inancının ilk öğesi ALLAHÜ EKBER اللّهُ اَكْبَرْ sözü idi. Yani ''Allahü ekber'' dendiğinde, ALLAH EN BÜYÜK sözü tasdik edilmiş ve söylenmiş oluyordu.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'a saldırmaya başladığında, İran askerleri, misilleme amaçlı gönderdikleri füzelerin üzerine ALLAHÜ EKBER yazıyordu. Yani, ''Allah en büyük'' diyorlardı. Peki, birilerinin aklına ''başka büyükler mi var?'' sorusu gelir mi, gelmez mi?
İlmin aşırı çoğalmasıyla, bilimin gelişmesiyle, gökler ve yer, ALLAHÜ EKBER sözünün tecelli edeceği zaman aralığına doğru gidiyor.
İKİNCİ CÜMLE:
''Ve yealemü ma tüsirrüne ve ma tulinüne''. Bu ifade, ''Allah, gizlediğiniz şeyleri de açıkça belirttiğiniz şeyleri de bilir'' diyor. Kime... kimlere diyor?...
Hazreti Muhammed'in tebliği ile Müslüman olan topluma diyor. Bu demektir ki, Müslümanlar, Müslüman olmadan önceki adetleri üzere, gizlememeleri gerekeni gizliyorlardı, ortaya konması gerekenleri eksik gösteriyorlardı. Kaçamak imkansızdı, Allah onların davranışından haberdardı. Lakin bu yazıda, yüzyıllar ötesinine ait işareti konuşuyoruz.
Şu an yirmi birinci yüzyıldayız. Yaşam; para, altın ve döviz üçlüsüyle şekilleniyor. Otorite mensupları, darphanede basılıp piyasaya sürülen nukudun nasıl kullanıldığının farkındalar. Vatandaşların edindiği servetten sorumluklarını yerine getirip getirmediğinin de farkındalar. Mesela, bir kiracı, kirasını bankadan ev sahibine ödediğinde, ödediği para ev sahibine giderken, anında maliyenin sistemine de kayıtlanıyor. Kira parasının vergisini ödemediğinde Maliye o vatandaşa ''gel berü'' diyor. Merkez Bankası, yaptığı hesap ile, yurt içinde vatandaşlara ait ''şu kadar ton altın var'' diyebiliyor. Yurtdışından içeri, ya da dışarı -açık ve gizli- değerli maden giriş-çıkışını da takip ediyor. Otorite mensupları, gemilerle gizli taşınan uyuşturucuları bile biliyor. O an ses etmiyorlar, o ayrı konu.
ÜÇÜNCÜ CÜMLE:
''Ve allahü aliimün bi zati's-suduri''. Bu ifade Türkçeye şöyle çevriliyor: Allah gönüllerde (ya da kalplerde) olanı bilir. Bu çeviri, içte oluşan ve saklanan şeyleri de bilir anlamını veriyor.
'Bi zati's-sudur' بَذَاتِ اَلصُّدُورِ kelimesi Türkçeye 'Aynı göğüslerle' şeklinde çevriliyor. O zaman
''ve allahü aliimün bi zati's-suduri'' kelimesi Türkçede ''Allah kalplerde olanı bilir'' şekline dönüşüyor. Her halde tüm insanların göğüslerinde kalp bulunduğundandır. İyi ama, tüm hayvanların göğüslerinde de kalp var!.. Hatırlatma ise insana yapılmış görünüyor... yüzyıllar sonrası konumuz içinde ama! Yapay insan içine belirli amaç için yerleştirilmiş programı, programı yazandan başkası bilemeyecektir.
'Sadr' sözcüğü, bir taifeye veya bir taifenin reisine verilen ad da olabiliyor. 'Zati's-sudur' kelimesi, taifeler ya da taife reisleri anlamında olabileceği anlamını da verir. Bu açıklama sonrası, Allah, toplum içindeki farklı grupların ve grup başkanlarının gizlediğini ve açığa çıkardığını da biliyor anlamı ortaya çıkacaktır. Bu ayetin manası günümüzde, devlet, holdinglerin ve şirketlerin vergi matrahını da, kaçırdıkları vergiyi de bilir şeklinde tezahür eder.
İbrahim Faik Bayav
(27.06.2026 09:02)