Enflasyonun gerçek yüzü (2)

MEKİN ŞAHİN
Enflasyonun gerçek yüzü (2)
Türkiye’de Siyasetin Tıkanması: 4 Y Söyleminden Çıkışsızlığa Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, büyük iddialarla başlayıp derin hayal kırıklıklarıyla devam eden süreçlerin tarihidir. 2002 seçimlerine giderken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), “4 Y ile mücadele” söylemiyle geniş halk kesimlerinin desteğini aldı: yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar ve yoksunluk. Bu söylem, 12 Eylül sonrası oluşan ekonomik ve siyasal tahribatın yarattığı toplumsal öfkeyi arkasına alarak kısa sürede güçlü bir iktidara dönüştü. 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Türkiye’de sadece siyaset değil, ekonomik yapı da köklü biçimde değiştirildi. 24 Ocak ve ardından gelen 4 Nisan kararlarıyla şekillenen model, üretimden uzaklaşan, finans odaklı ve dışa bağımlı bir ekonomi yarattı. Bu süreçte tarım ve sanayi gerilerken, emek gücü örgütsüzleştirildi, kamu varlıkları tasfiye edildi ve toplumun geniş kesimleri giderek yoksullaştı. İşte AKP, tam da bu kriz ortamında ortaya çıktı. Özellikle Necmettin Erbakan hükümetinin düşürülmesi sonrası oluşan “mağduriyet” algısını etkili biçimde kullanarak, hem ekonomik hem de kültürel bir söylem geliştirdi. 2002 seçimlerinde aldığı yaklaşık %34 oyla Meclis’te büyük çoğunluk elde etti. Karşısında ise yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) vardı ve o da topluma güçlü, somut bir alternatif program sunmakta yetersiz kaldı. AKP iktidara geldikten sonra, söylemde sistem karşıtı görünse de uygulamada büyük ölçüde mevcut ekonomik politikaları sürdürdü. Kemal Derviş döneminde şekillenen IMF merkezli ekonomik program devam ettirildi. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı, finans sektörü güçlendirildi. Ancak bu süreç, üretim ekonomisinin güçlenmesine değil; finansallaşmanın derinleşmesine hizmet etti. 2000’li yıllar boyunca Türkiye, yüksek enflasyon ve gelir dağılımı adaletsizliğiyle yaşamaya devam etti. 1990’ların kriz yükü emekçilerin sırtına yıkılırken, bu kez orta sınıf da giderek eridi. Gelir dağılımı dramatik biçimde bozuldu; toplumun çok küçük bir kesimi büyük servetler biriktirirken, geniş halk kesimleri yoksullaştı. Asgari ücret, geçici bir taban ücret olmaktan çıkıp toplumun ana gelir biçimine dönüştü. Emekliler, işçiler ve dar gelirli kesimler, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi vermeye başladı. Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin sürmesi, toplumun hak arama kapasitesini zayıflattı. Bu ortamda sosyal devlet anlayışı yerini “yardım temelli” bir düzene bıraktı. Yoksulluk kalıcı hale gelirken, devlet yardımlarıyla sürdürülen bir denge oluştu. Bu yapı, aynı zamanda farklı dini ve sosyal yapıların etkisini artırdığı bir zemin yarattı. Fethullah Gülen ve benzeri yapıların devlet içinde güç kazanma çabaları da bu süreçte hız kazandı. Zamanla AKP’nin ortaya koyduğu “4 Y” söylemi tersine döndü. Yolsuzluk iddiaları arttı, yoksulluk derinleşti, yasaklar genişledi ve toplumun temel haklara erişiminde ciddi sorunlar ortaya çıktı. Ekonomide üretim yerine tüketime dayalı büyüme modeli benimsendi; sıcak para girişine bağımlı yapı kırılganlığı artırdı. Tarım ve hayvancılık gerilerken, sanayi üretimi dışa bağımlı hale geldi. Sonuç olarak enflasyon yükseldi, alım gücü düştü ve temel gıda ürünlerine erişim dahi zorlaştı. Bu iç gelişmelere ek olarak bölgesel ve küresel krizler de tabloyu ağırlaştırdı. Ortadoğu’daki çatışmalar, enerji ve gıda krizleri, küresel ekonomik dalgalanmalar Türkiye ekonomisini daha da kırılgan hale getirdi. Bugün gelinen noktada yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğu görülüyor. Eleştiri var, ancak güçlü ve ikna edici bir çözüm programı yok. Siyaset, toplumun yaşadığı derin ekonomik ve sosyal sorunlara somut, uygulanabilir ve güven veren yanıtlar üretmekte yetersiz kalıyor. Oysa dünya yeni bir döneme giriyor. Bilgi çağında siyaset, ideolojik sloganların ötesine geçerek insan merkezli, üretim odaklı ve adalet temelli çözümler geliştirmek zorunda. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yalnızca iktidar değişimi değil; aynı zamanda ekonomik modelin, üretim anlayışının ve toplumsal sözleşmenin yeniden kurulmasıdır. Sonuç olarak, uzun yıllardır süren krizler göstermektedir ki çözüm, günübirlik politikalarla değil; örgütlü, bilinçli ve ortak bir toplumsal iradeyle mümkündür. Türkiye’nin çıkmaz sokaktan kurtulması, ancak halkın kendi geleceğine sahip çıkması, haklarını örgütlü biçimde savunması ve gerçek anlamda alternatif bir yol inşa etmesiyle mümkün olacaktır.
Benzer Videolar