Tevrat’taki Sınır Ayetlerinin Modern Dönemde Siyasallaştırılması

MEKİN ŞAHİN
Tevrat’taki Sınır Ayetlerinin Modern Dönemde Siyasallaştırılması
Tevrat’ta yer alan ve “Nil’den Fırat’a kadar” şeklinde özetlenen sınır tasviri, tarihsel bağlamında teolojik bir ideal ve kimlik inşa metni niteliği taşırken, modern dönemde çok farklı siyasi bağlamlarda yeniden yorumlanmış ve araçsallaştırılmıştır. Bu siyasallaştırma süreci hem Yahudi düşünce dünyası içinde hem de İsrail karşıtı söylemlerde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Konunun sağlıklı anlaşılabilmesi için dini metin, modern milliyetçilik ve jeopolitik propaganda arasındaki ayrımı dikkatle yapmak gerekir. 20. Yüzyılın sonlarında Avrupa’da yükselen milliyetçilik akımları Yahudi toplulukları da etkilemiş ve siyasal Siyonizm ortaya çıkmıştır. Theodor Herzl öncülüğündeki erken dönem Siyonizm, esas olarak Avrupa’daki antisemitizme karşı güvenli bir ulusal yurt arayışına dayanıyordu. Bu dönemde yapılan tartışmaların merkezinde, kutsal metinlerde geçen maksimal sınırlar değil; Filistin topraklarında uluslararası hukuk zemininde tanınabilir, uygulanabilir bir devlet kurma fikri vardı. Hatta erken Siyonist kongrelerde Uganda gibi alternatif yerleşim önerileri bile ciddi biçimde tartışılmıştır. Bu durum, hareketin başlangıçta teolojik bir genişleme hedefinden ziyade siyasal realizm temelinde şekillendiğini gösterir. Ancak 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, özellikle 1967 Altı Gün Savaşı sonrasında tablo değişmiştir. İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri’ni kontrol altına alması, dini referanslı toprak anlayışının bazı çevrelerde yeniden canlanmasına yol açmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan dinimilliyetçi akımlar, özellikle Batı Şeria’yı vaat edilmiş toprakların ayrılmaz parçası olarak görmüşlerdir. Bu çevreler için mesele yalnızca güvenlik değil, teolojik bir hak iddiasıdır. Böylece bazı dini gruplar, sınır ayetlerini modern yerleşim politikalarına meşruiyet sağlayan bir dayanak olarak yorumlamaya başlamıştır. İsrail siyasetinde seküler, pragmatik ve güvenlik merkezli yaklaşımlar her zaman güçlü olmuştur. Devletin uluslararası alanda tanınan sınırları ve diplomatik müzakerelerdeki pozisyonları, kutsal metinlerdeki maksimal sınır iddialarından ziyade güvenlik, demografi ve uluslararası hukuk dengeleri çerçevesinde şekillenmektedir. Dolayısıyla “Nil’den Fırat’a” ifadesi, İsrail’in resmi bir genişleme planı olarak devlet belgelerinde yer alan bir strateji değildir. Öte yandan, bu ayetlerin siyasallaştırılması yalnızca İsrail içindeki dini-milliyetçi akımlarla sınırlı kalmamıştır. İsrail karşıtı söylemlerde “Büyük İsrail Projesi” adı altında üretilen haritalar ve anlatılar, çoğu zaman bu teolojik ifadeyi modern bir jeopolitik genişleme planı gibi sunmaktadır. Bu söylem, özellikle Ortadoğu’daki siyasi gerilimler bağlamında mobilize edici bir propaganda unsuru olarak kullanılmaktadır. Böylece kutsal metinlerdeki sembolik veya idealleştirilmiş coğrafi tasvirler, modern devletler arası güç mücadelesinin bir parçası haline getirilmektedir. Modern uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, kutsal metinlere dayalı sınır iddialarının devletler arası ilişkilerde doğrudan belirleyici olması mümkün değildir. 20. yüzyıl sonrası dünya düzeni, sınırların tanınmasını antlaşmalar ve uluslararası normlar çerçevesinde ele almaktadır. Bu nedenle dini metinlerin siyasallaştırılması, daha çok kimlik mobilizasyonu, iç politika ve ideolojik meşruiyet üretimi bağlamında işlev görmektedir. Sonuç olarak, Tevrat’taki sınır ayetlerinin modern dönemde siyasallaştırılması iki yönlü bir süreçtir. Bir yandan bazı dini-milliyetçi çevreler bu metinleri tarihsel bir hak iddiasının temeli olarak yorumlarken, diğer yandan karşıt aktörler bu yorumları genişleyici bir stratejinin kanıtı olarak sunmaktadır. Her iki durumda da antik bir teolojik ifade, modern ulus-devlet siyasetinin diliyle yeniden anlamlandırılmaktadır. Akademik açıdan bakıldığında ise bu ayetlerin yazıldığı tarihsel bağlam ile günümüz jeopolitiği arasında doğrudan ve kesintisiz bir politik süreklilik kurmak anakronik bir yaklaşım olarak değerlendirilir. Tevrat’ta geçen ve “Nil’den Fırat’a kadar” şeklinde özetlenen sınır tasviri, tarihsel bağlamında teolojik bir ideal ve kimlik inşa unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modern dönemde bu ifade, yalnızca dini bir referans olmaktan çıkmış; jeopolitik tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların ve bölgesel güç mücadelelerinin sembolik bir parçası haline gelmiştir. Türkiye açısından konu, yalnızca bir dini metin yorumu değildir. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan toprak kayıpları, Sevr Antlaşması ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde verilen varoluş mücadelesi, kolektif hafızada güçlü bir “bölünme tehdidi” algısı oluşturmuştur. Bu tarihsel bilinç, dış kaynaklı her sınır tartışmasını olağanüstü hassas bir zemine taşır. Dolayısıyla Fırat Nehri’ne atıf yapan bir kutsal metin ifadesi, akademik bağlamından koparıldığında Türkiye’de doğrudan güvenlik reflekslerini tetikleyebilmektedir. Özellikle 2003 Irak işgali ve 2011 sonrası Suriye iç savaşı, bölgesel haritaların fiilen değişebilir olduğunu göstermiştir. Irak’ın kuzeyinde oluşan özerk yapı, Suriye’deki fiili bölünmüşlük ve sınır ötesi güvenlik operasyonları, Türkiye’de “Ortadoğu yeniden tasarlanıyor” algısını güçlendirmiştir. Jeopolitik analiz ile ideolojik mobilizasyon arasındaki fark burada belirginleşir. Modern devletler, sınır politikalarını askeri kapasite, ekonomik güç, demografik yapı ve uluslararası hukuk çerçevesinde belirler. Kutsal metinler doğrudan strateji belgesi değildir. İsrail’in resmi güvenlik doktrini incelendiğinde temel eksenin çevre tehditlerine karşı caydırıcılık, erken uyarı ve askeri üstünlük olduğu görülür. Türkiye’yi hedef alan bir genişleme stratejisi, uluslararası sistemin mevcut dengeleri içinde uygulanabilir bir gerçeklik değildir. Ancak bu durum, sembolik söylemlerin bölgesel algı üretiminde etkili olmadığı anlamına gelmez. Ortadoğu’nun siyasal yapısı, din ile milliyetçiliğin iç içe geçtiği özgün bir karakter taşır. Avrupa’da modern ulus-devletler seküler temelde doğmuşken, Ortadoğu’da milliyetçilik çoğu zaman dini referanslarla harmanlanmıştır. Dini-milliyetçi Siyonizm, siyasal İslam, mezhep merkezli siyasi hareketler ve hatta Arap milliyetçiliği, kutsal veya tarihsel referansları meşruiyet kaynağı olarak kullanmıştır. Bu bağlamda Tevrat’taki sınır ayetlerinin siyasallaştırılması, bölgedeki genel eğilimin bir parçasıdır; istisnai bir durum değildir. Siyasal İslam da benzer biçimde tarihsel hilafet coğrafyasını, Kudüs vurgusunu ve ümmet söylemini politik mobilizasyon aracı olarak kullanabilmektedir. Böylece kutsal metinler ve tarihsel referanslar, karşılıklı olarak kimlik tahkimine hizmet eder. Bir tarafın maksimalist yorumu, diğer tarafın savunmacı veya karşı maksimalist refleksini besler. Bu durum, rasyonel güvenlik tartışmalarının yerini duygusal ve ideolojik söylemlere bırakmasına yol açabilir. Türkiye açısından mesele ayrıca su ve enerji jeopolitiğiyle de kesişir. Dicle ve Fırat havzası, yalnızca tarihsel bir referans değil; güncel stratejik bir kaynaktır. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), sınır aşan sular meselesi ve Suriye–Irak ile yürütülen su diplomasisi, bölgesel denklemin somut boyutlarını oluşturur. Bu nedenle Fırat’a yapılan sembolik bir atıf, teknik bir su politikasından çok daha geniş bir jeopolitik anlam yüklenerek yorumlanabilmektedir. Algı ile gerçeklik arasındaki farkı korumak burada kritik önemdedir. Antik metinlerdeki idealleştirilmiş sınır anlatımı, modern devlet politikasıyla doğrudan eşdeğer değildir. Aynı şekilde, marjinal dini grupların söylemleri de bütün bir devletin stratejik yönelimi olarak okunamaz. Ancak Ortadoğu gibi tarihsel hafızanın canlı olduğu bir coğrafyada, semboller ve kutsal referanslar siyasal davranışları dolaylı biçimde etkileyebilir. Bu etki çoğu zaman askeri değil, psikolojik ve ideolojiktir. Sonuç olarak, Tevrat’taki sınır ayetlerinin modern dönemde siyasallaştırılması, yalnızca İsrail’in iç tartışmalarının ürünü değildir; bölgesel güç mücadelesinin ve kimlik siyasetinin bir parçasıdır. Türkiye’de bu konu, tarihsel travmalar ve stratejik hassasiyetler nedeniyle daha yoğun algısal karşılık bulmaktadır. Ancak akademik ve stratejik analiz açısından, kutsal metin temelli maksimal sınır söylemleri ile somut devlet politikalarını birbirinden ayırmak zorunludur. Aksi halde jeopolitik değerlendirme, ideolojik korkuların gölgesinde sağlıklı zeminden uzaklaşabilir.
Benzer Videolar