MEKİN ŞAHİN
Biz Kozan’lılar: Toprağın Dili, Sabrın Hafızası
“Toprağım…”
Kozanlı’nın dilinden dökülen bu tek kelime, aslında bir hitap değil; bir kimliktir. Birbirine “toprağım” diyen insanlar, aynı kaderin, aynı alın terinin, aynı sabrın çocuklarıdır. Bu sözde hem saygı vardır hem de görünmeyen bir bağ: Toprağa düşen terin kardeşliği. Kozan sadece bir ilçe değildir; doğayla kurulan kadim bir sözleşmenin adıdır. Dört mevsim üretimin sürdüğü, toprağın insana karşılıksız vermediğini ama emeği de asla karşılıksız bırakmadığını bilenlerin yurdudur.
Tarlada büyüyen ürün, yalnızca karın doyurmaz; insanın karakterini de yoğurur. Bu yüzden Kozanlı’nın sesi tok, bakışı nettir. Hayatla pazarlık etmez; mücadele eder.
Kahveler…
Adım başı rastlanan, boş kalmayan o kahveler, aslında birer sosyoloji kitabıdır. Orada siyaset konuşulur, hayat tartılır, dertler paylaşılır ama kimse kimseye yük olmaz. Herkes kendi derdini kendi içinde taşır. Çünkü Kozanlı bilir: Dert, paylaşıldıkça hafiflemez her zaman; bazen insanı büyüten, o yükü omuzlamaktır.
Ve kara şalvar…
Bir giysi değildir o; bir yaşam biçimidir. Tarlanın çamurunu da çarşının vakarını da taşır. Bir şalvar çalışmanın, diğeri insan içine çıkmanın simgesidir. Ama ikisi de aynı kökten gelir: emeğin onurundan.
İnsan nerede yaşarsa yaşasın, evinde bir kara şalvar bulundurur. Çünkü insan bazen memleketini giyer.
Kozanlı çilekeştir.
Kan kusar, “anam” demez. İçine atar. Sabırla yoğrulmuş bir halktır bu. Belki de bu yüzden en çok göç veren yerlerden biri olmuştur Adana içinde. Merkezin dört bir yanında Kozanlı vardır; ama nereye giderse gitsin, içindeki toprağı söküp atamaz.
Ne var ki bu sessizlik çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Dışarıdan gelen bağırır, çağırır, kendini gösterir; “mart kedisi” gibi sesini yükseltir. Kozanlı ise susar.
Bu suskunluk bazen olgunluktur, bazen de ihmal edilir. Siyaset gelir, desteğini alır, sonra arkasını döner. Sağda da böyledir, solda da… Çünkü sesi çok çıkanın değil, sabredenin unutulduğu bir düzen kurulmuştur.
Ama unutulan bir şey var: Kendi kuyruğunu yiyen yılan büyümez. Her ısırıkta küçülür. Yerinde sayan, aslında geriye gider. Ve bir gün kendi karanlığında boğulur. Kozanlı’nın kaderi bu olmamalı.
Çünkü o toprak, yalnızca üretmeyi değil; yükselmeyi de bilir.
Belki de eksik olan tek şey şudur: Uçmayı hatırlamak.
Panpaların serbestçe dolaştığı meralarda, gökyüzüne süzülen kuşlara bakmak… Onlar toprağa bağlıdır ama göğe de aittir. İşte Kozanlı da böyledir aslında.
Kökleri derinde, ama ufku geniştir. Yeter ki başını kaldırıp göğe bakmayı unutmasın.
Toprağım…
Sen zaten güçlüsün.
Sen zaten sabırlısın.
Biraz da kanatlarını hatırla.
Çünkü sen sadece toprağın insanı değilsin; aynı zamanda göğe bakmayı bilenlerin soyundansın.
DEMİR TAVA GELİR, KÖMÜR BİTER; AKIL BAŞA SONRADAN GELİR, İŞ İŞTEN GEÇER
Türkiye, bilgi çağının tam ortasında; hızın, dönüşümün ve belirsizliğin iç içe geçtiği bir dönemi yaşıyor.
Bu sancılı süreç sadece teknolojiyi, ekonomiyi ya da kültürü değil, en çok da siyaseti dönüştürüyor.
Çünkü siyaset, toplumun aynasıdır. Aynada çatlak varsa, o çatlak önce güveni, sonra umudu kırar.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.
Siyaset, halkın sorunlarını çözmek için vardır. Ancak gelinen noktada siyaset, çözüm üreten değil; sorunları erteleyen, hatta zaman zaman derinleştiren bir yapıya bürünmüş durumda. Halkın gündemi ile siyasetçinin gündemi arasındaki makas her geçen gün daha da açılıyor.
Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, geçim derdi, kentleşme sorunları, sosyal adaletsizlik… Halkın omzundaki yük ağırlaşıyor.
Buna karşılık siyaset sahnesinde: Sürekli tekrar eden söylemler, içi boş vaatler, algı yönetimine dayalı kampanyalar, gerçeklikten kopuk tartışmalar öne çıkıyor.
Bu tablo, halkın siyasetçiye olan güvenini ciddi biçimde zedeliyor. Artık seçmen, politikacıyı bir çözüm üretici olarak değil; çoğu zaman “kendi çıkarının peşinde koşan bir figür” olarak görmeye başlıyor. Bu algının oluşmasında halkın haksız olduğunu söylemek de zor.
Bilgi çağının en büyük etkilerinden biri de kuşaklar arası farkların derinleşmesidir. Eski siyaset anlayışı ile yeni neslin beklentileri arasında ciddi bir uyumsuzluk var.
Yeni kuşak: Daha şeffaf bir yönetim istiyor, somut proje görmek istiyor, hesap verebilirlik talep ediyor, ideolojik kalıplardan çok sonuç odaklı yaklaşıyor.
Ancak mevcut siyasal yapı büyük ölçüde eski reflekslerle hareket ediyor. Bu da siyasetin toplumla bağını zayıflatıyor.
31 Mart 2024 yerel seçimleri, Türkiye siyasetinde uzun zamandır hissedilen ama tam olarak görünmeyen bir gerçeği açığa çıkardı: Dip dalga.
Bu dip dalga; kararsız seçmenin artması, parti sadakatinin zayıflaması, tepki oylarının yükselmesi, “Hiçbiri” duygusunun güçlenmesi şeklinde kendini gösteriyor.
Seçmen artık sadece kimliğe, slogana ya da lidere bakarak oy vermiyor. Kendi hayatına dokunan somut sonuçlar arıyor. Bulamadığında ise yön değiştiriyor. Bu nedenle seçim sonuçları sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir uyarı niteliği taşıyor.
Her siyasi parti, belirli bir toplumsal iddia üzerine kurulur. Sağ ya da sol eksende olsun, temel amaç halkın ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Ancak Türkiye’de partilerin önemli bir kısmı ideolojik derinliğini kaybetmiş, kadro niteliğini zayıflatmış, parti içi demokrasiyi işletemez hale gelmiş, kişi merkezli yapıya dönüşmüş durumda. Bu durum siyaseti bir “geçim kapısı” ya da “kariyer alanı” haline getiriyor. Sonuçta ne ideoloji kalıyor ne de nitelikli politika üretimi. İttifaklar, ortak hedefler ve ortak programlar üzerine kurulduğunda anlamlıdır. Ancak Türkiye’de çoğu ittifak: ilkesel değil, pragmatik, kısa vadeli seçim odaklı olduğu için kalıcı başarı üretmekte zorlanıyor.
Birbirine benzemeyen yapıların zoraki birlikteliği, seçmen nezdinde güven yaratmıyor. Aksine, kimlik bulanıklığına ve inandırıcılık kaybına yol açıyor.
Yerel seçimlerin gösterdiği gerçek; Türkiye’de siyaset kaçınılmaz bir dönüşüm sürecine girmiş durumda. Bu dönüşümün temel dinamikleri şunlar olacak: Şeffaflık: Kapalı kapılar ardında siyaset dönemi zayıflayacak. Somut projelerde söylem değil, sonuç belirleyici olacak. Halk daha fazla söz sahibi olmak isteyecek. Yeni kuşak siyasette daha görünür hale gelecek. Siyasetçi yaptığı işin hesabını vermek zorunda kalacak.
Bu değişim, sancılı ama kaçınılmazdır.
“Demir tava gelir, kömür biter; akıl başa sonradan gelir, iş işten geçer.” Bu söz, aslında bugünkü siyasetin özetidir. Yıllarca ertelenen sorunlar, görmezden gelinen gerçekler ve ihmal edilen halk talepleri, bugün daha ağır sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak hâlâ bir fırsat var.
Eğer siyaset halkla gerçek bağ kurarsa samimiyeti yeniden inşa ederse, ideolojiyi çıkarın değil, ilkenin aracı yaparsa, nitelikli kadrolarla yol alırsa o zaman bu geç kalmış akıl, yeniden bir başlangıcın kapısını aralayabilir. Aksi halde, dip dalga büyümeye devam eder ve sadece partileri değil, tüm siyasi sistemi sarsacak bir güce dönüşür.
Türkiye, ya bu dönüşümü yönetir…
Ya da bu dönüşümün sürüklediği bir ülke olur