Türkiye’de Yaşamak İçin Onlarca Neden ?
DUAYEN HOCA’NIN KALEMİNDEN
ÖNCER ÜNLÜ – BAŞYAZAR Yıllardır otobüslerde, trenlerde, uçaklarda, metroda, vapurlarda, şehirler arası yolculuklarda, aklınıza gelebilecek her yerde yurdumun güzel insanlarını gözlemledim ve gözlemlemeye de devam ediyorum. Bu gözlemlerimle bir kitap yazmaya kalksam sanırım rahat iki ciltlik kalın bir kitap ortaya çıkardı. Nev-i şahsına münhasır bir toplum olduğumuz için bu gözlemlerimde bazan güldüm, bazan, üzldüm, bazan da sinirlendim; " Bu kadarı da fazla ! " dediğim anlar oldu. Bakalım Türkiye'de yaşamak için sayacağım bu nedenleri okuyunca sizler ne diyeceksiniz ?-
Metroda iniş – biniş fark etmez: Eğer bir gün metroda inecek ya da binecek olursanız, kapılar açılır açılmaz bir tsunami gibi içeriye dalan insan seline tanıklık edersiniz. Kimse “ben iniyorum” demeye, "İnecek misiniz?" diye sormaya bile cesaret edemez. Çünkü burası Türkiye, burada herkes birbirine ‘burası benim’ diye bakar. Yine metroya ya da belediye otobüslerine bindiği an boş koltuğa bir boğa gibi hücum edenler, neredeyse birbirini ezmeye çalışır.
-
Bankamatik kuyruğu: Bankamatik önünde sıraya girerken, önünüzdeki kişiye adeta "Ne işlem yapıyorsun?" diye sorarsınız. Yavaş hareket edenler, yavaşlamakla kalmaz; ellerindeki kredi kartlarının şifresini biraz daha uzatarak gösterirler. Sadece kredi kartının şifresine değil, hayatına da göz koymaya başlarsınız. Önünüzdeki kişinin işlemi ne kadar yavaş ve uzun olursa o kişiye sevdiğiniz tüm sıfatları içinizden okursunuz. O kişi de sağolsun bankamatik babasının malıymış gibi hiç istifini bozmaz ünya yıkılsa da !
- Sinirlenince kadın uzuvlarını kullanarak küfür etmek : Trafikte, okulda, ofiste,sokakta, markette,lokantada, sosyal medyada… Neredeyse hemen hemen her yerde ve hayatımızın her anında! Her yerde sinirlenen ve kavga çıkarmaya başlayan insanın yaptığı ilk iş, kendi annesi, karısı, kızı ya da teyzesi, halası olduğunu unutarak karşısındaki insana ilk söylediği kelime a........s......dir. Bir kadına hakaret etmek, argoyu zirveye taşımak, sözde insan olmanın tepe noktasını yaşamaktır.
- Misafirleri tıka basa doyurmak: Türkiye’de, bir misafire ikram edilen yemekler ve getirilen tabaklar sınırsızdır. "Hadi canım, daha yemedin, biraz daha" diye devam ederler. " Şundan almadın, bundan biraz daha al "diyerek ısrarı sürdürürler. Aslında karnınız doysa da “Bir tabak daha” demek, o misafire olan saygınızın göstergesidir. Yine çay ya da kahve sevmeyene ısrarla bir bardak da olsa iç diye baskı yaparlar. Yemez ve içmezsen de " ölümü gör " diye de saçma sapan cümle kurarlar.
- Müşteri hizmetlerinde sonsuz turlama: Her hangi bir kurumun " Müşteri Hizmetlerini " ararsınız, önce telesekreterin boş konuşmalarını dinler onun dediği tuşlara sinirle basarsınız, sonra ‘çok yoğunuz’ bahanesiyle bir bekleme müziği başlar. Bu müzik bazen o kadar uzun sürer ki, dünya sorunlarını, hayatınızı, geçmişinizi ve geleceğinizi sorgulamaya başlarsınız. Müzikten sonra nihayet müşteri temsilcisi karşınıza çıkar ve konuşmaya başlar. " Telefonlarımız kayıt ................................" derken; Sanırım siz de o anda " La hevla vela kuvvete " ya da başka bir şey diyorsunuzdur.
- Trafik savaşları: Türkiye’de trafikte arabalarla, sizin ruh haliniz birbirine bağlanır. Her sürücü neredeyse potansiyel katil rolüne girer.Çok sakin olan sürücüleri bile, dolmuş ve halk otobüsleri şoförleri çileden çıkartıp, hastanelerin ruh ve sinir polikliniklerine göndermeye çalışırlar.Yollarda ve caddelerde bol miktarda şerit değiştirenleri, makas atanları,camlar açık sonuna kadar müzik bağırttıranları,terse giren scooterleri, kaykayları, motorsikletleri, kaldırımlarda gezen tüm trafik araçlarını görebilirsiniz. Çileden çıkarak direksiyona bağıranlar, şerit değiştirenlere veda eder gibi bakar, ama her an kavga çıkabilir. Trafik ışıklarında beklerken, hayatta bir şeyler kaybetmişsiniz gibi hissedersiniz.
- Sosyal medyada herkes politika ve spor uzmanı: Hepimiz birer “siyasetçi”yiz. Hepimiz birer " futbol yorumcusu "yuz. Şu an oturduğumuz koltuktan ya da uzandığımız yerden, ya bir haber sitesi ya da futbol temalı bir " Youtube " kanalı açıp bu iki konuda bol miktarda ahkam kesiyoruz. Herkesin fikirleri var, ama genelde bilgi yoksunu! Bilmiyoruz ki " altı bağlar gazeli "
- Açık büfede klasik tavır: Türkiye'de ya da yurt dışındaki otellerde, açık büfe yemek seçerken, biz Türkler, “bu ne ya, niye bunlar buraya konmuş?” diyerek yemekten vazgeçeriz, ama yine de gözünüzle yediğiniz yemeklerin hepsini zorla tabağınıza almaya çalışırız.
- Telefona bakarak körlemesine yürüme: Kaldırımlarda, AVM lerde, havalimanlarında, tren garlarında, marketlerde kısaca aklınıza gelebilecek her yerde, sanki çok önemli birşey yapıyormuş gibi telefona bakarak, yalpalaya yalpalaya sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya serseri mayın gibi birilerine çarpma korkusu olmadan ya da çarpsak bile hiç umursamadan yürümek. Sanırım A.B.D. başkanı Trump bile bu kadar telefona bakmıyordur.
- Her şeyin abartılması : Türk mutfağı dünyanın en iyisi!”, " Türk Milli takımı en büyük ", Maç kazanırsın ya da kaybedersin "Dünya" yıkılır olumlu ya da olumsuz yönde.....
- Komşu durumu: Herkesin kapısını çaldığınızda komşunuzun ilk söylediği şey “Eyvah, sıkıntı mı var?” olur. “Yok, bir şey soracaktım sadece,” dediğinizde, o komşu bir an sessiz kalır, sonra kesinlikle “Ne oldu? Bir sorun mu var?” sorusunu tekrar eder. Evde hiçbir şey olmayıp yalnızca tatlı bir muhabbet açma çabasıyla girdiğiniz evde, tüm köyün dedikoduları başlar.
- Bütün arkadaşlar “Bir Yerde Buluşalım” derken: Bütün arkadaşlarınızla buluşmak için yapacağınız her plan, en az 45 dakika süreyle “Kim nereye gitmek ister?” ve “Burası çok kalabalık olabilir, sen önden git, biz geliyoruz” diyaloglarıyla doludur. Fakat buluşmaya bir saat geç kalınca, herkesin aklında aynı sorular vardır: “ Niye gelmedi? Birşey mi oldu ? "
- Dükkanlarda satıcının “Hesap” Vermesi: Türk mağazalarında bir şey alırken, satıcı size hem pazarlık yapar, hem de her aldığınız şeyi tek tek anlatmak zorundadır. "Bu ürün şununla mükemmel olur," dediği her cümlede, sanki size değil de kendine alıyormuş gibi bir hırsla size anlatmaya devam eder.
- Bayramda tatlı yeme şampiyonluğu: Bayramda hangi komşuya, hangi akrabaya gidecekseniz, tatlılar arasında “en iyisini kim yapmış” yarışı başlar. Aslında bayramın tek gerçeği, ne kadar tatlı yediğiniz değil, ne kadar tatlı olmanız gerektiğidir.
- Yolda hızlıca koşmak ama aslında hiçbir yerde olmamak: Türkiye’de bir yere yetişmek, özellikle kalabalık yerlerde, çoğu zaman kaybolan bir "yolda ilerleme" hareketidir. İnsanlar acele eder, sanki zamanla yarışıyormuş gibi koşarlar ama yine de bir yere varmak için asla hızlanmazlar.
- Ağır eleştiri ama çok kısa bir cümle: İnsanlar birbirlerine çok ağır eleştirilerde bulunur, ama bunun sonrasında "Şaka yapıyorum" diyerek geçiştirirler. Mesela: "Sen zaten hep böyle garipsin!" dedikten sonra, "Yok ya, şaka yapıyorum" deyip başını okşarlar.
- Öğlen ve akşam yemeği ve “Bununla Ekmek Yesek?” durumu: Türk mutfağının en önemli noktalarından biri, yemekle ekmek yemektir. En lezzetli tabağınızın yanında bir dilim ekmek bile yemek, bir Türk’ün sofradaki "asıl" amacıdır. O yüzden, her akşam yemeğinde bu soru gelir: “Bununla ekmek yesek?”
-
"Otobüste yan koltuktaki teyze öyle bağırarak hayat hikayesini anlatıyor ki, artık soy ağacındaki üç kuşak hakkında senin bile vicdani sorumluluğun başlıyor."
-
"Metroda biri telefonla öyle bir sesle konuşuyor ki, konuşmanın sonunda sen de dayısıyla barışıp halasına selam göndermek istiyorsun.""Halk otobüsünde yanındaki yolcu hayat hikayesini bağırarak anlatırken, bir yandan da fark ediyorsun: Meğer sen onun anı kitabının önsözünde yaşıyormuşsun."
- Türkiye’de cenazelerde ve taziye evlerinde yaşanan “misafiri aç bırakmama” geleneği, acının ortasında bile ev sahibi gibi davranmaya zorlanan cenaze yakınları için hem trajik hem de hicivlik bir durum."Yakınını kaybetmişsin, yas tutuyorsun… Ama biri aç kalmasın diye mutfakta çay demliyorsun.
- "Cenazede çay ikram etmezsen ‘soğuk evlat’ oluyorsun; ama annenin arkasından kahve servisi yapınca ‘ne güzel ağırladı’ diyenler de çıkıyor."
-
"Cenaze evi değil, açık büfe: biri dua okuyor, diğeri daha lahmacun var mı? Diye soruyor... Yasla yemeği iç içe geçirmiş bir milletin çocuklarıyız."
- "Cenaze çıkalı 3 saat olmuş, biri hâlâ 'Pide ne zaman geliyor?' diye soruyor. Merhumun ardından değil, menüden ardından konuşuyoruz artık."
- Bir de lokantalarda, restaurantlarda karşımıza çıkan "samimi, haddinden fazla ilgili, sırnaşık "garson tiplemeleri var.
- “Menüyü açar açmaz başına dikilen garson, sanki hayatının kararını vermeni bekliyor: ‘Ne alırsınız?’ değil, ‘Ne olmak istersiniz?’ diyecek gibi.”
- “Lokantada daha sandalyeye oturmadan garsonun ‘abim ne istersin, sen bana bırak’ demesi, ‘çay içmeden bırakmam abi, canın sağ olsun!, demesi, “bahşiş beklentisiyle manevra yapan garsonlar”ın olması sonunda kabak tadı veriyor insana.
- Camilerde özellikle Cuma ve Bayram namazlarında, sanki "ön saf" da olursa cennete gidecekmiş gibi davranan, safları yara yara ilerleyen ve “arkada da yer var” diyenlere aldırmadan kendini imamın ayak ucuna atmaya çalışan cemaat tiplemeri de bu ülkede yaşamak için nedenler arasında yer alır. “Camiye geç kalmış ama hâlâ ön safa geçmeye çalışıyor. O kadar kararlı ki, bir ara ‘bu adam imamı geçip hutbeye çıkacak galiba’ diye düşünüyorsun.” “Saflarda yer yok ama o yine de giriyor… İki kişinin arasına çömelip, ‘biraz sıkışırsak olur’ diyerek, fizik kurallarını ve mahremiyet sınırlarını aynı anda çiğniyor.”
- Eğitim sisteminde, özellikle veli görüşmelerinde öğrencinin bariz başarısızlığına rağmen, gerçeği eğip bükerek yaldızlı cümlelerle durumu yumuşatmaya çalışan öğretmen tiplemelerinide çok seviyorum. “Çocuk derste yerçekimine meydan okur gibi sınıfta uçuyor, ama öğretmen hâlâ ‘Zekâsı çok yüksek, o yüzden yerinde duramıyor’ diyerek çocuğu değil, fizikleri suçluyor.”“Öğrenci okuma yazmayı hâlâ çözememiş ama öğretmen ‘Çok yaratıcı, harflere kendi anlamını katıyor’ diyerek modern sanat yorumluyor sanki.” “Ders anlatılırken camdan dışarı bakan çocuk için, ‘Çok gözlemci, etrafı iyi analiz ediyor’ diyerek veliyi kandıran öğretmen, çocuğun hayal gücüne değil, velinin hayal gücüne oynuyor.”
- Son olarak değineceğim olay neredeyse her şehirdeki birçok restaurantın müşterilerinin kapalı yerlerde de sigara içilmesine göz yumulmasıyla ilgili. İlgili kurumların denetimi tabi hak getire. Olan kime oluyor sigara kullanmayanlara!
- “Kapalı alanda sigara içmek yasak, ama lokanta sahibi ‘Havalandırma var, sorun yok’ deyince, bir anda içenler öksürürken içmeyenler hapşırıyor.” “Yasak dinlemeyen sigara içenlere hizmet kesilmez, ama içmeyenler şikayet ettiğinde ‘Kardeşim, böyle kurallar Türkiye’de sadece kağıt üstünde’ cevabı gelir.”
- Türkiye’de yaşamak bazen sabır,bazen mizah, bazen de delilik ister. Ama tüm bunlara rağmen, başka hiçbir yerde bu kadar“hayatın içinde”hissedemezsiniz.Çünkü bizde her gün ayrı bir trajikomedi sahnelenir seyircisi de oyuncusu da biziz.
- Bazen düşünüyorum da, bu ülkede yaşamak tam anlamıyla duygu karmaşasının lisans programı gibi. Bir gün metroda ezilmekten kurtulup, bankamatik kuyruğunda sabrını ölçüyorsun, ertesi gün müşteri hizmetlerine bağlanmak için ömründen üç yıl veriyorsun. Trafikte bağırıp çağırırken, akşam eve dönüp komşunun getirdiği sarmayı yerken yine de “iyi ki buradayım” diyorsun. Çünkü her şeyin abartıldığı, herkesin her şeyden anladığı, sinirle kahkahanın yan yana durduğu bu topraklarda yaşamak, aslında bir tür hayatta kalma sanatı. Ne kadar söylenirsek söylensek de, sonunda yine “çay koy” diyoruz. İşte bu yüzden, tüm gariplikleriyle, tüm delilikleriyle, Türkiye’de yaşamak için onlarca neden var. Çünkü başka hiçbir yerde bu kadar “biz” olamıyoruz.