MEKİN ŞAHİN
CHP’de Siyasi Etik ve Kurumsal Sorumluluk ve Aklanmanın Yolu Şeffaflıktan Geçer!
Türkiye siyasetinde son yıllarda en çok tartışılan konulardan biri, siyasetin etik sınırlarının giderek silikleşmesidir. 20 Ekim 2025’te açıklanan “Aziz İhsan Aktaş çete örgütü” iddianamesi, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. İddianamede Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) iki önemli ismi —Genel Başkan Yardımcıları Özgür Karabat ve Burhanettin Bulut— hakkında “rüşvet alma” iddiası yer aldı ve Adalet Bakanlığı tarafından dokunulmazlıklarının kaldırılması amacıyla fezleke Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderildi.
Bu gelişme yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda CHP’nin kurumsal kimliğini de doğrudan etkileyen bir sınav niteliğindedir. Çünkü CHP, Türkiye’de kurumsal hafızası, köklü geleneği ve demokratik kültürü en güçlü partilerden biridir. Dolayısıyla bu tür iddialar karşısında sergilenecek tutum, yalnızca kişisel değil, parti kültürü ve siyasal etik açısından da belirleyici olacaktır. Söz konusu iddiaların hukuki ve etik boyutlarını ayırarak, siyasal partilerde bireysel sorumluluk ile kurumsal sorumluluk arasındaki dengeyi CHP örneği üzerinden incelemektedir. Siyasal partiler, demokratik rejimlerin en önemli kurumsal aktörleri olup, yalnızca seçimlere katılımı değil, aynı zamanda siyasal ahlakın ve demokratik kültürün taşınmasını da temsil ederler.
Türkiye’de köklü bir siyasal geleneğe sahip olan CHP, tarihsel olarak temiz siyaset ve şeffaf yönetim ilkeleriyle özdeşleşmiş bir partidir.
Ancak son dönemde ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, bu ilkesel kimliğin sürdürülebilirliği açısından tartışma yaratmıştır. Özellikle 2025 tarihli Aziz İhsan Aktaş örgütü iddianamesinde bazı parti
yöneticilerinin rüşvet iddiasıyla yargılanma olasılığı, partinin kurumsal itibarı ile bireysel sorumluluk arasındaki çizgiyi yeniden gündeme getirmiştir.
Bir siyasi partinin yöneticileri hakkındaki suçlamalar henüz yargı sürecine dönüşmeden kesinlik kazanmaz; ancak, bu tür iddiaların kamuoyunda yaratacağı güven erozyonu, siyasetin doğası gereği kaçınılmazdır. Bu noktada “yargı kararı beklenmeli mi?” sorusu kadar, “siyasi etik açısından ne yapılmalı?” sorusu da önemlidir. Siyasetin etik Kültürü, sadece yasa değil, ahlaki bir dürüstlük meselesidir.
Etik, bireyin eylemlerini doğru ve yanlış ekseninde değerlendiren bir felsefi disiplindir. Siyasal etik ise bu ölçütlerin kamu görevlileri ve politik aktörler bakımından kurumsal sorumluluğa dönüştürülmüş biçimidir. Siyasi etik, yalnızca yasal normlara bağlı kalmakla değil, aynı zamanda toplumsal güveni korumakla ilgilidir. Dolayısıyla, bir siyasetçinin “yargı kararıyla suçlu bulunmamış” olması, etik açıdan kamu vicdanı önünde sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Bu bağlamda, hakkında ciddi iddialar bulunan bir siyasetçinin yargı süreci sonuçlanıncaya kadar görevinden çekilmesi veya parti üyeliğinin askıya alınması, demokratik etik kültürün gereği olarak
değerlendirilmektedir. Bu uygulama, kişisel suçluluğun değil, kurumsal saydamlığın bir göstergesidir.
CHP gibi köklü bir partide, “kurumsal itibarın korunması” ilkesi, bireysel konumların önünde gelir. Bu nedenle, haklarında ciddi iddialar bulunan yöneticilerin, yargı süreci tamamlanana kadar
görevlerinden ayrılmaları ya da parti üyeliklerinin geçici olarak askıya alınması hem partiye hem de kamu vicdanına güven verecek bir adım olur.
Bu, suçluluk kabulü değil, tam tersine, adalete ve şeffaflığa duyulan inancın kurumsal bir göstergesidir.
Siyasette etik davranmak yalnızca “suç işlememek” anlamına gelmez. Aynı zamanda, toplumun güvenini sarsacak hiçbir davranışın gölgesinde kalmamayı da gerektirir.
Gelişmiş demokrasilerde, en küçük yolsuzluk veya etik ihlal şüphesi bile, ilgili siyasetçinin görevinden geçici olarak çekilmesi için yeterli görülür. Bu yaklaşım, siyasi sorumluluğun yalnızca mahkeme önünde değil, kamu vicdanı önünde de taşınması gerektiğini kabul eder.
Kurumsal sorumluluk, bir partinin kendi üyelerinin eylemlerinden doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenmesini önleyecek denetim mekanizmalarına sahip olmasını gerektirir.
CHP de, kendi tarihi mirası gereği, Türkiye’de “temiz siyaset” anlayışının öncüsü olma iddiasındadır.
Dolayısıyla, parti yönetiminin bu tür iddialar karşısında hızlı, şeffaf ve net bir tutum alması hem örgütün moral bütünlüğünü korur hem de toplum nezdindeki güveni güçlendirir.
Bu nedenle, partinin kendi iç hukukunda yöneticilere ilişkin etik soruşturma süreçlerinin bağımsızlaştırılması gerekmektedir.
Yolsuzluk veya rüşvet iddialarının “kişisel eylem” olarak değerlendirilmesi, kurumsal itibarı korumada yetersiz kalmaktadır. Çünkü seçmen nezdinde algı, bireyden çok partinin bütününe yönelmektedir.
Dolayısıyla, CHP’nin bu süreçte sergileyeceği tavır, yalnızca parti içi düzeni değil, Türkiye’de siyasal etik kültürünün geleceğini de etkileyecektir.
Siyasal etik literatüründe “aklanma” yalnızca yargı önünde değil, kamuoyu nezdinde inandırıcılığın yeniden kazanılması anlamına gelir. Bu kapsamda, CHP’nin ilgili kişilerle ilgili iddialar netleşene kadar şu üç temel ilkeyi benimsemesi zorunlu öneridir.
1.Geçici Görevden Ayrılma: İddia altında olan yöneticilerin, soruşturma sonuçlanana kadar görevlerinden ayrılması veya üyeliklerinin askıya alınması.
2.Bağımsız Etik İzleme Komisyonu: Parti dışından akademisyen ve hukukçuların dahil olduğu bir etik denetim organının oluşturulması.
3.Şeffaf İletişim Politikası: Kamuoyuna düzenli ve objektif bilgilendirme yapılması.
Bu adımlar, yalnızca kriz yönetimi değil, aynı zamanda kurumsal güven tazelemesi açısından da önemlidir.
Özgür Karabat ve Burhanettin Bulut hakkındaki iddialar yargı kararıyla netleşene kadar, parti içi görevlerinden geçici olarak çekilmeleri ya da üyeliklerinin askıya alınması hem siyasetin ahlaki
zemininin güçlenmesine hem de kamu vicdanında partinin saygınlığının korunmasına katkı sağlar.
Bu kriz, aynı zamanda CHP için bir kurumsal yenilenme fırsatı da sunmaktadır. Parti tüzüğünde, “etik kurulun’’ yetkilerinin artırılması, görevdeki yöneticilerle ilgili iddia ve fezlekelerin hızla
değerlendirilmesini sağlayacak iç denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekir. Parti disiplini, yalnızca “ceza vermek” değil, aynı zamanda “kurumsal değerleri korumak” anlamına gelir. Bu
bağlamda, soruşturma süreci boyunca görevden çekilme hem kişisel aklanmanın hem de partinin itibari koruma refleksinin bir parçası olur.
Sonuç olarak; CHP, Türkiye siyasetinde kurumsal bir yapı olarak varlığını sürdürmek istiyorsa, bireysel hataların kurumsal kimliği zedelemesine izin vermemelidir. Gerçek temizlik, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil; siyasi ahlakla, şeffaflıkla ve kurumsal cesaretle mümkündür.
CHP’nin tarihsel rolü, Türkiye’de laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti anlayışının siyasal taşıyıcısı olmaktır. Bu misyon, yalnızca politik programlarla değil, etik standartlarla da sürdürülmelidir.
Özgür Karabat ve Burhanettin Bulut hakkında ortaya atılan iddialar, yargı süreci devam ederken bile, CHP’nin kurumsal itibarı açısından dikkatle yönetilmesi gereken bir krizdir.
Etik açıdan doğru tutum, iddialar kesinleşmeden dahi, parti çıkarını bireysel konumların önüne koymak ve süreci tam bir şeffaflıkla yürütmektir. Bu yaklaşım ne suçluluk kabulüdür ne de politik
zafiyettir; aksine, demokratik olgunluğun ve kurumsal cesaretin bir yansımasıdır.
CHP’nin bu süreci, siyasal etik ilkelerine dayalı bir yenilenme fırsatı olarak değerlendirmesi, yalnızca kendi geleceğini değil, Türkiye’de siyasal kültürün niteliğini de derinden etkileyecektir.